Washington, Paris, Berlin ve Roma gibi 20.yüzyılda keşfettiğim başkentlerden farklı olarak ben Londra’yı ancak 21.yüzyılda keşfettim. 2003 yılıydı sanırım, hanımımın bir kongresi nedeniyle Londra’daydık. Felsefesini (“mantıksal atomculuk” dediği yeni olguculuk) hiç beğenmesem de bilimselliğini, savaş karşıtlığını ve bazı sözlerini çok beğendiğim Bertrand Russell’ın adını taşıyan Russell Square’de bir otelde kalıyoruz. Kahvaltı sonrası hanım kongreye gitti, ben nereye? Güzelim Londra parklarını, sarayları, koskoca British Museum’u kör et, doğru Highgate Mezarlığı’na. Hayatında hiç Marksist olmamış, Marksizm’i hiçbir zaman seçenek olarak görmemiş ben ille de Marx’a gideceğim, mezarında da olsa insanlığa büyük katkıları olmuş bu büyük insana saygılarımı sunacağım. Londra’da ilk yapılacaklar listemde ilk sırada Marx’ın mezarını ziyaret var!
O zamanlar “navigasyon” falan yok, varsa da bende yok. Londra’da ilk günüm, bildiğim tek şey Highgate için Kuzey hattını almalıyım. Doğru metroya inip Kuzey metrosuna binip Highgate’e en yakın istasyonda indim lakin hiç de yakın olmadığını indikten sonra anladım. Gerisi sora sora, dağ tepe uzun bir yürüyüş sonrasında mezarlığa ulaştım. Doğu bölümünün kapısındaki görevli teyzeye “Marx burada mı?” diye sordum. “Evet ama bilet alman lazım” dedi. Kapitalizmin bağrında yatırdığı en büyük anti kapitalisti dahi metalaştırdığını orada şaşırarak idrak ettim. Hâlâ saklarım o bileti! Kısa bir yürüyüş sonunda çok sayıda yoldaşı arasında dikey dikdörtgen blok üstünde simsiyah Marx büstü nihayet tam karşımda idi. Hay Allah şimdi elin materyalistine Fatiha da okunmaz ki! Bir dakika kadar süren bir saygı duruşu sonrasında ağır ağır Marx’ı terk ettim. Amacıma ulaşmıştım, ömrümce unutamayacağım bir anım olmuştu!
Kapitalizmi aslen bir “araç” olan (meta dolaşımının bir aracı) paranın, “amaç” haline getirilmesi olarak tanımlayan ve sadece bu tanımı ile bile “büyük” sıfatını hak eden Marx, ilaveten insanlar arası olması gereken bir şey olan “değer”in insanların ürettiği metalar arası bir şey sanılmasını “meta fetişizmi” olarak tanımlamıştır. Marx’a göre kârlılığın tek yolu ucuz emek sömürüsüdür ve “emek altın yumurtlayan tavuktur”. Beni Londra’daki ilk günümde koştur koştur Highgate’e götürenler bunlardır. Ha bir de sevgiliye (hasta karısı Jennny’e) söylenen şu sözler: “Ama insanın sevgilisine, yani sana duyulan sevgi, insanı tekrar insan yapar. Gerçekten de dünyada birçok kadın var ve bazıları güzel. Ama nerede bir başka yüz bulabilirim, içindeki her özelliğin, hatta her kırışığın, yaşamımın en büyük ve en tatlı anılarını geri getirdiği? Hatta sonsuz üzüntülerimi, yeri doldurulamayacak kayıplarımı okuyabiliyorum senin tatlı yüzünde ve o tatlı yüzünü öptüğümde üzüntülerimi de öpüp siliyorum. Senin kollarında ve senin öpücüklerinle Brahminler ve Pisagorcular reenkarnasyon öğretilerini ve Hıristiyanlık yeniden diriliş öğretisini kendilerine saklayabilirler.”
Bizlere paranın harcanmak, insanlarınsa sevilmek için yaratıldığını fakat kapitalizmin (parayataparlık) bizlere bunun tersini yaptırdığını öğreten büyük insanın önünde bir kez daha saygıyla eğiliyorum.
Marx çok tipik bir 19. yüzyıl filozofudur;1818’de doğmuş, 1883’de ölmüştür. Rahmetli Ahmet Cevizci hocamızdan öğrendiğimiz kadarı ile 19.yüzyıl, 18.yüzyılda ortaya çıkan “hurafelerden arındırılmış aklın ve bilimin öncülüğü” olarak tanımlayabileceğimiz “Aydınlanma” olgusuna karşı, tepkilerin ortaya çıktığı bir yüzyıldır. Aklın ve bilimin hurafelerden arındırılması ile elde edilen bilimsel ve teknolojik ilerlemelerin neden olduğu “Sanayi Devrimi”nin yaşandığı ve işçi sınıfının bir güç olarak ortaya çıktığı bu çağda Aydınlanma’ya karşı “romantik” (Herder, Schiller, Schelling, Schoppenhauer, Nietzsche) ve “”idealist” (Fichte, Hegel) tepkiler oluşurken bir de bu tepkilere karşı tepkiler oluştu.
Ahmet Hoca bu tepkilerin tepkisine “Aydınlanma’nın izdüşümleri” diyor; August Comte “pozitivizm”i, J.S.Mill “yararcı liberalizmi” ile birlikte Marx’ın “diyalektik materyalizm”i bu grupta yer alıyor. Pozitivizm (bir felsefi akım olarak Comte pozitivizmi) üzerinde konuşmaya bile değmeyecek ölü doğmuş bir akımdır, tıpkı Bergson “ruhçuluğu” (spirutualizm) gibi çok kısa sürede demode olmuş bir 19. yüzyıl modasıdır. Son cümlede altı çizilmesi gereken husus Marksizm’in (Diyalektik Materyalizm’in) tıpkı karşıtı Liberalizm (J.S.Mill faydacı özgürlükçülüğü) gibi “izdüşüm” olarak da olsa “Aydınlanmacı” ideolojiler oluşudur. Bu husus önemli, benim Marksizm eleştirilerimde hatırlamanızı rica edeceğim.
Gelelim Marx’ın mücadelelerle dolu çilekeş hayatına! 65 yıl boyunca sürekli kovuşturma, defalarca sürgün, sürekli geçim sıkıntısı ve en acısı çocuklarının çoğunun ve sevgili eşinin ölümüne tanıklık etme! Marx’ın mürüvvetini görebildiği iki kızından biri olan Eleanor babasının ölümünden dört yıl sonra intihar etmiştir.
1818’de Trier’de doğan Marx 17 yaşında başladığı yüksek öğrenimini Bonn, Berlin ve Jena Üniversitelerinde tamamladı. 25’inde Jenny von Westphalen ile evlendi iki oğlu , dört kızı oldu (Bir de gayrımeşru oğlandan söz edilir!). 30 yaşında (1848) ünlü “Komünist Manifesto” yayımlandı. Prusya’dan sınır dışı edilmesi sonrasında önce Paris’e gitti, oradan da kovulunca kadim dostu Engels’in yardımı ile Londra’ya geldi. 1864’de Covent Garden’da toplanan I.Enternasyonal’in açılış programı yanı sıra “Grundrisse”, “Louis Bonaparte’ın 18. Brumaire’i”, “Artı Değer Teorisi”, “Değer, Eder ve Kâr”, “Kapital”, “Fransa’da İç Savaş” (Paris Komünü), “Gotha Programının Eleştirisi” gibi önemli eserlerini Londra’da yazdı. 1883’te Londra’da öldü, mezarı Londra’daki Highgate mezarlığındadır.
Kapital (sermaye), meta (değişim değeri olan şey), artı değer, sınıf ve sınıf mücadelesi, sosyalist özgürlük (pozitif), yabancılaşma, sömürü gibi kavramlar ile insanlığa büyük katkılar yapan Marx, hiç şüphe yok ki, 20. yüzyıl sonlarında reel sosyalizmin yıkılıp neo liberalizmin rakipsizliğini ilanına kadar dünyanın en çok tartışılan ismi olmuştur.
Ne olmuş, nasıl olmuştur da kimilerince “ideolojilerin sonu” (Bell) , kimilerince “tarihin sonu” (Fukuyama) gelmiş ve Marksizm sadece bir “Büyük Anlatı” (Lyotard) haline gelmiştir? Sayın Baş’ın kitabında “büyük bir yenilgi” dediği kapitalizmin (liberalizmin) Marksizm’i galebe çaldığını ilan edişine, Berlin Duvarı’nın yıkılışına (1989) ve Sovyetler Birliği’nin tarih oluşuna (1991) neden olan Marksizm eleştirilerine bir bakalım mı?
21.yüzyıl başına gelindiğinde Marksizm’in insanlık (ya da insanların çoğu) için bir umut olmaktan çıkıp bir “Büyük Anlatı” (metanarrative) haline gelmesinde karşıtlarınca yapılan şu eleştirilere tatminkâr cevaplar verememesi önemli olmuştur. Bu eleştirilere çoğunlukla katılmakla beraber benim esas eleştirilerim ilgi alanım olan etik konusunda olacaktır, eleştirilerin sonunda bu eleştirileri de okuyacaksınız.
Karşıtlarınca Marksizme yöneltilen eleştirileri 5 grupta inceleyebiliriz:
- Materyalizm eleştirileri
- Tarihselcilik eleştirileri
- Bilimsellik eleştirileri
- Modernite eleştirileri
- Sınıfsallık eleştirileri
Hadi bakalım….
- Materyalizm (maddecilik) eleştirileri
Marksizm kendini “Diyalektik Materyalizm” olarak tanımlar. Zaman zaman “Tarihsel ve Diyalektik Materyalizm” ya da “Bilimsel Sosyalizm” olarak okuduğunuzda anlamanız gereken şey Marksizm’dir. Orhan Hançerlioğlu’nun “Felsefe Sözlüğü”nde “Eytişimsel Özdekçilik” olarak öz Türkçeleştirilmiştir.
Marksizm kendinin diğer materyalizmlerden farkını vurgulamak için önüne “diyalektik” ekini koymuştur. Felsefede diyalektik (eytişim) Sokrates’ten beri bilinen bir “doğurtma” (gerçeği ortaya çıkarma) yöntemiydi, Orta Çağ azizlerinden Abelardus diyalektiğin gerçeğe varmada en temel yöntem olduğunu söylemiştir. Bununla beraber diyalektik yönteminin mucidi olarak “son idealist” olarak adlandırılan Hegel bilinir. Yalnız Hegel’den diyalektik yöntemi alan Marx, Hegel’in baş aşağı durduğunu söyleyerek onu ters çevirmiş, düzeltmiştir; üretim ilişkilerinin (ekonomik üretim biçimlerinin), “üst yapı” kurumlarını (ahlak, kültür, sanat vs) belirleyen “alt yapı” olduğunu söylemiştir. Diyalektik, Marksizm’in 3 temel yasasından ilki olup “Karşıtların Birliği ve Savaşımı Yasası” olarak ifade olunur.
Marksistler (diyalektik materyalistler) diğer materyalistlerden (maddecilerden) farklı olarak maddi olmayanı (metafiziği) tümüyle inkar etmezler, daha doğrusu kendileri böyle söylerler; onlara göre felsefede temel çelişki “materyalizm (maddecilik) x idealizm (düşüncecilik) karşıtlığı” olup düşüncecilik (ya da metafizik) maddeciliği (ya da fiziği) haklı çıkarmak üzere vardır! Yani pratikte hiçbir kullanım değeri olmasa da “doğru”nun doğruluğunu ispatlamada karşıtı “yanlış” olarak varlığından söz edilebilir. “Denemeler/YSL” kitabımda yazdığım şekliyle Marksist için metafizik çöpe atılacak (yok sayılacak) bir şey olmasa da, sadece meraklısını ilgilendiren, işe yaramaz bir antikadır! Diğer tüm materyalistler (maddeciler) ve bu bağlamda empristler (duyumcular), pozitivistler (olgucular), neo-pozitivistler (yeniolgucular) için maddi (nesnel) ya da olgusal olmayan “metafizik” yok hükmündedir.
Marksistler her ne kadar diğer materyalistlerden farklı olduklarını iddia etseler de, bunu asla insanlara anlatamamışlardır. Örneğin benim ülkemde komünizm asla politik ya da ekonomik bir terim değil düpedüz “Allahsızlık” (ateizm) dır! Ve inanç özgürlüğünü ilk sıraya koyan bir liberalizm her zaman komünizmden “iyi”dir!
- Tarihselcilik eleştirileri
Marksizm’in bir ifadesinin de “Tarihsel Maddecilik” ya da “Tarihsel ve Diyalektik Materyalizm” olduğunu söylemiştik.
19. yüzyılda kitlesel üretimi mümkün kılan Sanayi Devrimi’ne yol açan bilimsel ve teknolojik ilerlemeler o kadar göz alıcı idi ki, sosyal alanlarda ve tarihte de tıpkı nesnel âlemde (doğada) olduğu gibi bilimsel yasaların olabileceği ve bunlara egemen olarak toplumların ve insanların yönetilebileceği öne sürülüyordu. Doğa bilimlerinde (Fizik, Kimya, Biyoloji) olduğu gibi sosyal bilimlerde ve tarihte de öngörülebilir (deterministik, belirlenimci) yasalar olabileceği varsayımı Marksizm’in en büyük yanılgılarından biriydi. 18.yüzyılda G.Vico “Doğa bilimleri açıklamaya, beşeri (ya da sosyal) bilimler anlamaya çalışırlar” diyordu. Buradan hareketle 19. yüzyılda Dilthey “Doğayı açıklar, insanı ise anlayabiliriz” diyordu. Yani doğa bilimleri ile sosyal bilimlerin (ya da beşeri bilimlerin) metodolojileri farklı farklı idi; sosyal bilimlerde “anlama ve yorum”, doğa bilimlerinde ise “açıklama ve çıkarım” söz konusu idi. Gene 20. yüzyıl başlarında Max Weber’in başını çektiği Yeni Kantçı Baden Okulu “Tarih kültürel değer taşıyan tekil olguların bilimidir ve hiçbir zaman yasalı olamaz” demişti. Marksistler tüm bu söylenenlere sağır kalarak toplumu düzene sokacak yasaları açıklamakla meşguldüler (Karşıtların Birliği ve Savaşımı Yasası, Nicelikten Niteliğe Geçiş Yasası, Olumsuzlamanın Olumsuzlanması Yasası)!
- Bilimsellik eleştirileri
Marksizm’in kendine uygun gördüğü isimlerden biri de “Bilimsel Sosyalizm” idi. Bilimsellik hiç şüphe yok ki Aydınlanmacı bir ideoloji için vaz geçilmez öneme sahipti. Aydınlanma demek hurafelerden arındırılmış aklın ve bilimin savunusu demekti. Hoş sosyalizmin karşıtı liberalizm de Aydınlanmacı idi lakin bu iki karşıt ideolojinin “özgürlük” kavramına bakışları tamamen farklı idi; liberalizm için kişinin kendine engel olan dış faktörlerin olmaması özgürlük iken, sosyalizm içinse yasaların bilincinde olarak davranmak insanı özgür kılıyordu. Birincisi “negatif özgürlük”, ikincisi “pozitif özgürlük” olarak tanımlanır. Sosyalistin özgürleşebilmesi için doğa yasalarını (ve varsayılan toplumsal yasaları, hatta ahlak yasasını) keşfetmesi, ortaya çıkarması ve ona uygun davranması gerekiyordu ki bu da düpedüz “bilimsellikle” mümkündü. Sosyalist (pozitif) özgürlüğün kavram gereği bilimselliği zorunlu kılması onu rakibi liberalizm önünde bir adım öne çıkarıyordu!
Bir şeyler yapılmalıydı! Bir şeyler aslen bir Avusturya Yahudisi olan Karl Popper ve şakirtlerine (T. Khun, I. Lakatoş ve P. Feyerabend) yaptırıldı. Kendilerine “bilim filozofu” diyen bu zevat, kendisine bilimsellik atfeden sosyalizmin karizmasını çizmek için bilime ve bilimselliğe saldırdılar. Önce K.Popper tıpkı psikanaliz (S.Freud) gibi Marksizm’in de “sahte bilim” olduğunu söyledi, sonra Khun “bilimsel ilerlemelerin birikimsel olmadığını” söyledi ve son olarak Feyerabend “bilimindin gibi, mit gibi bir insani etkinlik olduğunu ve onlara bir üstünlüğü olmadığını” söyledi.
Einstein’ın “Görelilik Yasaları” ve Heisenberg’in “Belirsizlik İlkesi” bilimselliğin temel ilkelerinden sayılan determinizm (öngörülebilirlik, belirlenimcilik ya da gerekircilik) ve mutlakiyet (certainty) gibi kavramları yerle bir etmişti.
Madem sosyalizm bilimsellikle övünüyordu, bilimselliğe saldırmanın tam zamanıydı. Gözden kaçırılan husus bu iki yeni buluşun normal yaşamımızda değil, ya ışık hızına yakın hızların ya da Planck sabitinin etkin olabildiği mikrokozmozda (ya da sonsuz uzayda) geçerli olması idi. Yusuf Samim Lütfü’nün “Şu yalan dünyayı çekilir kılan iki şey var: Işık hızının çok büyük ve Planck sabitinin çok küçük oluşu.” sözü bu gerçeğe vurgu yapar. Evet sayılar çok büyüdüğünde ya da çok küçüldüğünde “öngörülebilirlik ve mutlakiyetin” yerini, “kestirilemezlik ve olasılıkla öngörülebilirlik” alıyordu ama bu sapmalar günlük yaşamımızda hissedilmiyordu. Ama amaç üzüm yemek olmayınca bilimselliği gözden düşürmek için her şey yapıldı. Tam bir akılcılık ve bilimsellik karşıtlığı olan “postmoderniteye” giden yolların taşları itinayla döşeniyordu.
- Modernite eleştirileri
Modernite (kelime anlamı çağcıllık), Tarım Devrimi sonrasında oluşan “din-tarım toplumları” sonrasında Sanayi Devrimi ile ortaya çıkan “bilim-sanayi toplumları”nın yaşam biçimi idi. Modern insanın iki belirleyeni vardı; modern insan “Aydınlanmacı” (yani aklı ve bilimi rehber edinmiş) ve “Hümanist” (yani insancı; insanı merkeze alan ve insan aklına sonsuzca güvenen bir antroposentrizm) idi. Aslında sosyalizm gibi rakibi liberalizm de böyle idi! Ancak başlangıçta aklın ve bilimin otoritesini savunan modern ve liberal (özgürlükçü) insan, zamanla aklın ve bilimin otoritesini “faşizan” bulmaya, akıl dışı ve bilimsellik karşıtı ne varsa “özgürlük” adına savunmaya başladı. Postmodern şüphecilikle Marksizm’i bir “Büyük Anlatı”ya indirgeyen postmodernizm “özgürlük” adına bireyciliği, çıkarcılığı, öznelliği (subjektivite), şüpheciliği (skeptisizm) köpürttükçe köpürttü. Sosyalizmi çağrıştıran, moderniteye dair ne varsa algılara dayalı bu tüketim toplumunda artık “out”tu. Tüm bu rezilliğin “özgürlük” adına yapılmasında, sonunda Marksizm’i bertaraf eden Anglosakson değerlerinin egemenliğinde, özgürlüğün de insanın canını çektiğini yapması olarak algılanması (negatif özgürlük) önemli rol oynadı. 60’lı yıllarda ABD’de ortaya çıkmaya başlayan postmodernite (akılcılık ve bilimsellik karşıtlığı) Avrupa’ya geçerek reel sosyalizmin yıkılışı sonrası zaferini ilan eden neo liberal tüketim toplumunun yaşam tarzı oldu.
- Sınıfsallık eleştirileri
Marx’ın bizlere bıraktığı en tartışmalı kavramlardan biri de “sınıf” kavramıdır. Sınıf bilinci olmayan bir Marksist olamayacağı gibi bir Marksist her soruna sınıf bilinci ile bakmalıdır. Marksist literatürde “emekçi” dendiğinde tükettiğinden fazlasını üreten ve başkasını sömürmeyen kişi anlaşılır, diyalektik olarak bunun karşısında “patron” bulunur. İşte “işçi sınıfı” (proleterya) emekçilerin sınıfıdır ve temel çelişki de “emek x sermaye” çelişkisidir. Sanayi Devrimi’nden Bilişim Devrimi’ne geçilince makine ve mal üretiminden, çip ve yazılım üretimine geçilmesi ile işçi sınıfının kalite ve kantitesinde büyük değişimler olmuş, kavram sorgulanır olmuştur.
Ülkemizin önemli aydınlarından rahmetli Attila İlhan emek x sermaye çelişkisini “burjuvazi x proleterya” karşıtlığındansa, “ezen x ezilen” karşıtlığının daha iyi tanımladığını söylemiştir. Bu çelişki kapitalizm yanısıra emperyalizme (yayılmacılık Marx’tan sonra, Lenin ile gündeme gelen bir kavramdır) de uygunluğu açısından iyidir ama bence en uygunu “sömüren x sömürülen” karşıtlığıdır. Zaten her sosyalistin hedefi de sınıfların ve dolayısıyla sömürünün olmadığı komünist toplum aşaması değil midir? Bir etikçi olarak emek x sermaye çelişkisini, bir ahlaksızlık olan “sömürü” ile tanımlamak daha doğru geliyor bana. Ben sınıfsız (ve sömürüsüz) toplumdan imtiyazsız (ayrıcalıksız), yani tüm bireylerin yasalar ve fırsatlar önünde eşit oldukları “adaletli” toplumu anlıyorum. Sömürüsüz bir düzen “doğal” değil “insani” bir düzendir, insana bu yakışır.
Bu eleştirilere yeterli yanıtı verememesi Marksizm’i seçenek olmaktan uzaklaştırdı ama sömürü sorunu ortada duruyor. Bir sömürü düzeni olarak kapitalizmin (parayataparlığın) insan ve doğa için zararlı olduğu 21. yüzyıl başında bir kez daha “kabak” gibi ortada duruyor!
Bu eleştirilere çoğunlukla katılmakla birlikte benim bir etikçi olarak Marksizm’e getireceğim esas eleştiri, onun çoğu konuda rakibi ile aynı kulvara düşmesidir! Gerçi bu durum her ikisi de Aydınlanmacı ideolojiler olarak hem Marksizm hem de karşıtı liberalizm için bir yere kadar kaçınılmaz gibi gözükse de, Marksizmin seçenek olmaktan çıkışında bu “özdeşliğin” önemli rol oynadığını düşünüyorum. Açıklayayım…
20. yüzyılda girişim hürriyetini (hür teşebbüs) ve serbest pazarı (rekabet serbestisi) savunan ekonomik liberalizm, 21.yüzyılda neo liberalizme evrimleşerek şirket kârının maksimizasyonunu savunur olmuştur. Her koşulda liberalizmin ekonomik formu olarak kapitalizm, emek x sermaye çelişkisinde hep sermayeden yana durarak, hep emekten yana duran Marksizm ile farkını açık seçik ortaya koyar. Ancak emek de, sermaye de “üretim araçları”dır. Ekonomik ilişkileri bu üretim araçlarının kullanımı ve mülkiyetleri belirler. Marksizm de liberalizm de, iki farklı kutbu temsil etseler de, ekonomiyi temel alan ideolojilerdir; yani her şeyin temeli ekonomiktir!
Dahası temel çelişkiyi “emek x sermaye çelişkisi” olarak ürtim araçları temelinde ekonomik olarak tanımlamak bence liberalizmin en tercih ettiği şeydir, çelişki ahlaki temelde “sömürülen x sömüren çelişkisi” olarak konulmalıdır, sömürü düpedüz ahlaksızlıktır ve ahlak konusu, sömürü özgürlüğünü savunan Anglosaksonların yumuşak karnıdır.
Olayı bu şekilde ortaya koyup, yani her şeyin temelinin (alt yapının) ekonomi olduğunu söyleyip, insanlara üretim araçlarından birini; emeği ya da parayı seçmelerini söylediğinizde Marksizm açısından hüsran kaçınılmazdır, tarihsel pratik bunu doğrulamıştır, Sayın Baş’ın “büyük bir yenilgi” dediği budur.
Zira Yuval Noah Harari’nin isabetle belirttiği gibi para tarihteki tüm dini önderlerden ve tüm devlet adamlarından daha ikna edicidir. Para insanların yarattıkları ve yeryüzüne indirdikleri, somut tanrıdır, her şeye gücü yetendir! “Altın Buzağı Kültü”nün güncel görüngüsü (fenomeni) olan parayataparlığın (kapitalizmin) karşısına her şeyin temeli ekonomiktir diye çıkamazsınız, çıkarsanız sonuç bellidir. Yeryüzüne gelmiş geçmiş en büyük beyinlerden biri olan Albert Einstein söylemişti “Sürekli aynı şeyleri yaparak farklı sonuçlar beklemek aptallara mahsustur”.
İyi de ne yapmalı? Etkin olabilecek farklı bir söylem var mı?
Marksizm’i oluştururken Marx’ın İngiliz ekonomi politiğinden, Fransız sosyalizminden ve Alman felsefesinden yararlandığı bilinen bir gerçekliktir. Alman felsefesi derken Marx’ın “diyalektik yöntem”i Hegel’den aldığı bilinir. Lakin Marx Hegel’in baş aşağı durduğunu ve onu “üst yapıyı belirleyen alt yapıdır” diyerek yani tepetaklak ederek düzelttiğini söyler. Bana sorarsanız Marx da, Hegel de gerçeği görme konusunda sorunludurlar, zira Hegel’in baş aşağı duran adamının da, Marx’ın tepetaklak ettiği adamın da yüzü değil poposu pencereye dönüktür! Gerçeği görme şansı bu konumda mümkün değildir. İster baş aşağıda, ister yukarıda olsun yüzünü pencereye çevirmek lâzımdır.
İşte Yusuf Samim Lütfü’nün yaptığı budur: “Her şeyin temeli ekonomik değil, ahlakidir!”
Hegel’in ve Marx’ın adamlarının gerçeği görebilmeleri için yüzlerini pencereye çevirmeleri yani her şeyin temelinin ahlaki olduğunu kabul etmeleri gerekir. Kant ahlakını benimseyen YSL’nin yaptığı adamın yüzünü gerçeğe çevirmektir.
Marx’ın Alman felsefesinden “diyalektik yöntem” dışında da aldıkları vardır; “Marx sömürü karşıtlığını Kant’tan öğrenmiştir.”
Kant “II. Koşulsuz Buyruğu”nda, her insanın başlıbaşına bir “amaç” olduğunu, asla “araçlaştırılmamasını” söyler yani sömürüyü ahlaksızlık olarak belirler.