MÜFLİS BİR UYGARLIK PROJESİ OLARAK ANGLOSAKSONİZM

20.yy sonunda “reel sosyalizm”in çöküşü sonrasında kimilerince tarihin sonuna gelinmiş; yani insanlık için en iyi, en doğru ve en güzel olan yönetim biçimine ulaşılmıştı! Yeni özgürlükçü (neo-liberal) düşünceye uygun olan Aydınlanma karşıtı postmodern yaşam biçimi ve finans kapitazmi ile Anglosakson değerleri “küreselleşme” adı altında tüm dünyaya en iyisi, en doğrusu ve en güzeli olarak yayılmaya çalışıldı. Tüm dünyada Beyaz, Anglo-Sakson ve Protestan (WASP) hegemonya etkisi altında yetişmiş sanatçılar, bilim adamları, askerler, diplomatlar, akademisyenler bu çabanın gönüllü neferleri oldular. Değilmi ki, WASP’lar dünyanın efendileriydiler, küreselleştirilmesi gereken değerler de neo-liberalizmi, postmodernitesi ve finans kapitalizmi ile onların değerleri olmalıydı!

Öyle de oldu, 1989’dan bu yana, otuz yılı aşkın süre, özü parayla para kazanma olan kapitalizmin son aşaması olan finans kapitalizmi, tam bir Aydınlanma karşıtlığı olan postmoderniteyi sözde bir özgürlük adına baştacı yapan neo-liberalizmi ve sömürüyü doğal, efendi/uşak ilişkisini vazgeçilmez kabul eden yararcı ve pragmatik Anglosakson ahlakı tek kutuplu dünyanın biçare insanlarına dayatıldı. Hem de ne dayatma!

Bugün tüm teknolojik gelişmelere rağmen yaşam kalitemizi önceki yıllara göre berbat eden Covid 19 pandemisi aslında işin bahanesidir. Covid biter, movid başlar. Duvara toslayan ve paramparça olan kapitalizmi ve liberalizmi ile ama ille de Anglosakson ahlakı ile artık apaçık müflis bir proje olan Anglosaksonizm’dir. Marksistler ve liberaller beni affetsinler, inancım odur ki; her şeyin temeli ekonomik değil ahlakidir. Ya da Berkeley hocası Leslie Lipson‘un ifadesi ile “Uygarlığın esası teknik değil ahlaktır”. Yani bir uygarlık bilimsel ve teknolojik ilerlemelere bağlı olarak ele geçirdiği güçle başat konuma gelebilir, amma ve .lakin ahlaki değerleri sorunlu ise, insanlık için adaletli bir refah reçetesi oluşturamıyorsa önce başat konumunu yitirecek ve belki de zamanla yok olup gedecektir. Sömürüyü doğal, efendi/uşak ilişkisini vazgeçilmez bulan yararcı ve çıkarcı Anglosakson ahlakı insanlık için adaletli bir refah reçetesi sunmaktan çok uzaktır. Bugün bunun sıkıntısını yaşıyoruz. Güzel!

1588’de İngiliz donanmasının İspanya donanmasını yenmesi ile okyanuslar İngiliz ticaret gemileri için daha güvenli hale gelmişti. Ancak 1642’de Kral I.Charles savunucuları ile Parlamentocular arsında iç savaş çıktı. 1653’te OliverCromwell krallığa son verip “Cumhuriyet” ilan ettiyse de kendi ölene kadar “Devletin Koruyucu Lordu” olarak hükümran oldu! 1658’de Cromwell ölünce monarşi geri geldi, başa geçen II.Charles başat güç olan Hollanda’ya savaş açtı. Hollanda donanmasının 1627’de İspanya donanmasını yenmesi sonrasında denizler; Hindistan ve Hint Okyanusu “Doğu Hindistan Şirketi” (EİC- kuruluş:1602) ve Amerika ve Atlantik Okyanusu “Batı Hindistan Şirketi” (WIC- kuruluş:1621) aracılığı ile Hollanda’nın kontrolüne geçmişti. Ve Hollanda savaşı kaybetti (1661). 17.yy sonunda Birleşik Krallık donanması denizlerin hâkimidir ve İngiltere artık başat güçtür. Bu ucuz hammaddenin ve zenginliğin tüm dünyadan Ada’ya akması demektir. 1688’de “Portakal Kral” denen III.William Hollanda’dan gelerek tahta geçer ve zamanında İngiltere dünyanın en özgürlükçü, en toleranslı ülkesi haline gelir. Ünlü John Locke “Hoşgörü Üstüne”adllı eserini1689’da yazar. Portakal Kral’ın başa geçişi İngiliz Aydınlanması’nın da başlangıcı kabul edilir. Epistemolojide ve etikte a priori karşıtı olan İngilizler için Aydınlanma; boş .inanlara karşı aklın ve bilimin savunusu olmaktan çok, bilimin konusu olan dünyevi alanların boşinanlardan (dogmalardan, hurafelerden) özgürleşmesi anlamına gelir. Adalıların a priori karşıtlığından kaynaklanan aradaki nüans çok ama çok önemlidir.

Ha keza parlamentonun kiliseye üstünlüğü şeklinde tanımlayabileceğimiz bir dünyevileşme (sekülerleşme) de belirleyicidir. I.Cihan Harbi’nde Çanakkale’de karizmaları çizilene kadar süren İngiliz hegemonyası, imparatorlukların yerini ulus-devletlerin aldığı zamanın ruhuna da uygun olarak savaş sonrası Atlantiğin öte yakasındaki Anglosaksonlara (Birleşik Devletler) geçer. Cihan Harpleri sonrasında başat güç ABD’dir. 1989’da Berlin Duvarı ile reel sosyalizm de yıkılınca Birleşik Devletler öncülüğündeki Anglosaksonizm insanlık için tek seçenek olarak dayatılır. Bilimsel alanda ilerlememizi ve hatta başat konuma gelmemizi sağlayan a priori (aklın bilgisi) karşıtlığı da…

Felsefeyi teolojiden arındırarak Batı medeniyetinde modern felsefenin ve sonra da bilimin yolunu açan insan olarak bilinen Ockhamlı William (1288-1348), empirik bilgi (deneye dayalı/ a posteriori) anlayışının, (akla dayalı/ a priori) teolojiye açık kapı bırakmadığını öne süren ilk kişidir. İşte günümüzde, otuz yılı aşkın süredir mutlak egemen olan Anglosaksonizm’in bilimsel ve teknolojik gelişkinliğinin arkasında da, insanlık için bir refah reçetesi olmaktan çok uzak olan ahlaki çöküntüsünün arkasında da aynı gerçek vardır: A priori’ye (aklın bilgisine) açık kapı bırakmayan a posteriori (deneyimin bilgisi)!

2006 yılında yayımlanan “Yusuf Samim Lütfü Külliyatı”ndaşunları yazmışım: “Sağın inanç iki dogmadan oluşur: Tanrı ve Ruhun Devamlılığı. Gerçeklik yolcusunun mutlaka uğraması gereken bu iki liman, bu limanlardan çıkan gemilerin öylesi bilinmez ve abuk sabuk yerlere gitmeleri ve öylesine büyük felâketlere neden olmaları sonucunda modern gemilere yasaklanmıştır”

Bilimsel ve teknolojik ilerlememizi sağlayan “a priori karşıtlığı” neden aynı zamanda adaletli, ahlaklı bir düzen kurmamız önünde bir engel olarak duruyor? Bana sorarsanız, sorun aklın bilgisi (a priori) dediğimizde aklımıza sadece teoloji (ilahiyat/din bilgisi) gelmesi, hurafelerden arınalım derken “nesnel akılla” yani vicdanla olan bağımızı koparmamız derim. Felsefe bilenlerin anlayacağı şekilde söylersek Rousseau‘nun, Kant‘ın Aydınlanmacı yolundan ve ahlakından uzaklaşmış olmamız derim.

Ahlaki yapı kurucu olarak aklın yerine tutkuları koyan, eyleyen irade için ödev yerine hazzı, yararı, çıkarı geçiren araçlaştırmayı (sömürüyü) doğal olarak gören ve niyeti gözardı edip neticeye bakan, yararcı ve çıkarcı Anglosakson ahlakı, Aydınlanma ahlakının tam zıddı olup, insanlık için bir esenlik projesi olmaktan çok uzaktır.

Tamıtamına Aydınlanma karşıtlığı olan postmodernite döneminde dünyanın Anglosakson egemenliğinde olması tesadüf değildir. Anglosaksonlar etik ve epistemolojik olarak akıl karşıtıdırlar. Bilimin konusu olan fizik âlemde boşinanlardan (dogmalardan) özgürleşmek hem gerekli hem de yararlıdır. Ancak beden ve ruh dualizminden oluştuğuna inandığım insanın metafizik yanını inkâr edercesine, toplumsal (sosyal) ilişkilerinin belirlendiği ahlak alanında (ki ahlak metafizik bir kavramdır), boş .inanlardan özgürleşiyorum diyerek aklın bilgisini (a prioriyi) gözardı ederseniz, insanın “nesnel akılla” ve vicdanla bağını koparmış olursunuz ki, bu durum güncel Anglosaksonizm’in (belki de ileride insanlığın) sonunu getirecek olan ahlaksızlık (yani adaletsizlik) durumudur.

Akıl ölümsüz olandan biz ölümlülere bir emanet. Onun için “Akıl sahibi sonlu varlıklarız” (Kant). Bilimsel ilerlemelerde olduğu gibi, insanların kendi çıkarları uyarınca her seferinde yozlaştırdıkları ve son toplamda insanların zararına olan sistematize dogmalarla mücadele edebilmek için de o akla ihtiyacımız var. Ahlaklı bir yaşamı, adaletli bir düzeni de kuracaksak o akılla kuracağız. Akıl yok, biz de yokuz!

Reklam

BENİM BOŞ İNANIM

Bizim kuşağımız siyah-beyaz televizyonda “Uzay Yolu” dizisi ile büyüdüğümüzden kendimizi pek ayrıcalıklı sayardık. Zira babalarımızdan duyduğumuz en uçuk şeyler “Bilim-kurgunun Babası” olarak bilinen Jules Verne‘in (1828-1905) romanları idi: Arzın Merkezine Seyahat (1864), Denizler Altında Yirmibin Fersah (1870), Seksen Günde Devr-i Alem (1872) ve 1902’de filmi yapılan Ay’a Seyahat (1894). İnsan muhayyilesi (hayal gücü) 19.yy ikinci yarısında en fazla dünyanın çevresini gezebiliyor, yerkürenin merkezine gidebiliyor ya da denizlerin derinliklerine inebiliyordu! Ay’a gidebilmeyi düşünmek için 19.yy’ın sonunu beklemek gerekmişti. Ben on yaşımdayken (1969) insanlık Ay’a ayak basmış olduğundan, bizim kuşağın dizilerinde çok uzaklardaki başka gezegenlere seyahat çok rahatlıkla hayal edilebiliyordu. Bununla beraber o dizilerde insanın imgelem gücünü zorlayan sahneler de yok değildi; sözgelimi uzayı “Londra Asfaltı”na çeviren uzay gemisi “Atılgan”ın Kaptan’ı Kirk, farklı bir gezegenden gelmiş ve farklı yetenekleri olan, sivri kulaklı süvarisi Mr.Spock ile bir bilinmeyen gezegene “ışınlandığında” cebinden kapaklı kutu gibi bir alet çıkarıyor, havalı bir el hareketi ile kapağı açıp, antenini çıkarttığında aletin ekranında, uzay gemisi Atılgan‘daki Doktor ile görüntülü konuşabiliyordu! Bakın bu gerçekten uzayda fink atmanın çok ötesinde bir hayaldi. Yetmezmiş gibi bu arkadaşlar uzay gemisinde bir bölümden diğerine geçerlerken, aradaki kapı elinde asası ile kavmine öncülük eden Musa‘yı görmüş Kızıldeniz gibi kendiliğinden ortadan ikiye açılıyor ve sonra kendiliğinden kapanıyordu, kapı tokmağı falan da hak getire! 20.yy ikinci yarısından bahsediyoruz arkadaşlar ve 21.yy başında gözlerini sensörlü sliding door’lara (kayan kapı) ve akıllı telefonlara açmış bir kuşağa çok değil yarım asır kadar önce bunların ne denli hayal ötesi şeyler olduğunu anlatabilmekten bahsediyoruz. Güzel.

Şimdi lafı şuraya getireceğim: Benim sivilceli bir ergen olduğum ve insanlığın henüz Ay’a ayak bastığı erken 70’li yıllarda birisi bana, Ankara’nın mevcut beş büyük meydanında (Ulus, Sıhhıye, Kızılay, Kavaklıdere ve Tandoğan) olan ve son bir ay içinde olmuş olan her şeyin kayıt altında olduğunu ve istediğim takdirde bunları bana izlettirebileceğini söyleseydi ben bu kişinin akıl sağlığını sorgular, sonra da böyle bir yeteneğin ancak Tanrı’da olabileceğini söylerdim. Öyle ya her şeyi bilen Tanrı idi! Benim ergenliğimdeki göklerdeki Tanrı, bugün yeryüzüne inmiş durumda!

Bırak Ankara’nın beş büyük meydanını, dünyanın her santimetrekaresini izleme kapasitesine sahip yüzlerce, binlerce uydu gökyüzünde fırdolanıyor. Tamam anladık muazzam gelişkin teknoloji ile uzaydaki uydular aracılığı ile yeryüzünde ne oluyorsa hepsini görebiliyorsun ve istediğini kayıt altına alabiliyorsun, iyi de bunları, bu muazzam büyük veri kapasitesini depolayamadıktan ve gerektiğinde inceleme altına alamadıktan sonra neye yarar ki? Çok güzel bir soru. Siz hiç “bulutsu” diye bi şey duydunuz mu? Mega bite, giga bite ya da terra bite bilir misiniz? Ticari isimlere girmek istemiyorum ama akıllı telefonunuzla aynı adlı bir “cloud” tüm verilerinizi depolamak için hemen her Allah’ın günü size mesaj atıp durmuyor mu?

Demem o ki, bugün (21.yy başında) yeryüzündeki tüm insanların, uzun ya da kısa tüm yaşantılarının kayıt altında olduğu ve yaşam sona erdikten sonra, bir şekilde izlenebileceği ve belki değerlendirilebileceği fikri bana pek “boş inan” gibi gözükmüyor artık! Evet bugünkü bilimsel düzeyimizle bunu henüz size ispatlayamam ama en azından fikir (konsept) hayal edilebilir değil mi? Yobazlar doğanın gizlerini ortaya çıkaran bilimden, kutsalın gizemini ve otoritesini yerlebir ettiği için nefret ederler, gerçekten çok fena bu yobazlık.Yaygın kanının aksine bilimsel ilerlemeler benim inancımı pekiştiriyor!

Deneysel doğrulama metodu ile pozitif (olgusal) bilimselliğin mucidi olarak kabul edilen Lord Bacon (1561-1626) “Biraz felsefe insanı dinsiz yapsa da, çoğu onu dine döndürür demişti”. Çok önemli bir bilim adamından çok önemli bir saptama!

Şüpheciliği ile meşhur David Hume‘un (1711-1776) ünlü “Söyleşiler”inde, “Herkesin kendi içinde hissettiği şeyi kanıtlamaya ne gerek var ki?” diye soran Philo‘ya karşı aklı (a priori’yi) savunan Cleanthes “Deney (benzer etkilerin benzer sonuçlara yol açması) özgün bir düzen ilkesinin maddede değil zihinde bulunduğunun kanıtıdır”der. Yaklaşık iki asırdır dünyamıza egemen olan Anglosaksonlar (büyük çoğunlukla) olgulara bağlı olana “empirist” (deneyimci, duyucu) ve soyut ilkelere bağlı olana da “rasyonalist” (akılcı) derler! İşte insan aklının bir ürünü (a priori) olmakla beraber, olgusal olarak ortaya konamayan ya da deneylerle (a posteriori) ispatlanamayan inanlara Hume “boş .inan” demektedir. Ancak bu bir karalama, aşağılama ifadesi değil bir kategorizasyondur. Sözgelimi Hume için, her ne kadar kavram olarak kapsama girse de, Tanrı’nın varlığı ya da yokluğu konusunda bir yargıya varılamaz (yargı askıdadır!). Fizik ve metafizik ilişkisini ve sınırı belirlemede bence Immanuel Kant (1724-1804) eşsizdir ve aşılamamıştır; “Kant’ın Kopernik Devrimi” ile fizik âlemde geçerli olan bilimin sınırları net olarak çizilmiş, onun ötesi metafizik olarak belirlenmiştir. “Ne fark yaratır?” sorusu ile, benim zerre kadar hazzetmediğim ancak maalesef günümüze egemen olmuş “pragmatik yöntem”in mucidi olan William James‘in (1842-1912) “Akvaryum” örneği de ilginçtir; su seviyesinin altı fizik âlemdir, üstü oksijenimizi temin ettiğimin ancak duyumsayamadığımız metafizik âlemdir!

Felsefede ruh/beden dualizmine (ikiliğine) ilk olarak Pitagoras‘ta (MÖ 570-500) rastlıyoruz. Bunda Pitagoras’ın Orta Doğu ve Mısır’a yaptığı gezilerin rolü olduğu söylenilir. Ruhun ölümsüzlüğü, göçü ve evrensel ruhla birleşmesi ondan diğer dinlere yadigârdır. Tüm mistik öğretiler gibi bizim Tasavvuf öğretimiz de özne- nesne birliğine dayalı tümtanrıcı (panteist) bir öğretidir. Benim ontolojik (varlık bilimsel) görüşüm tasavvuf panteizminin, maddesel tözünden çok düşünsel tözünü öne çıkaran bir görüştür; hepimiz külli irade’den (düşünsel töz’den) bir parça almışız (cüzi irade) ve bu bizim ölümsüz yanımız, ruhumuzun şimdisi yani aklımız. Gazali ne kadar “nurlar nuru” dediği yaratıcı iradenin akılla kavranamayacağını iddia ederse etsin, benim buna katılmam söz konusu olamaz. Gazali’nin aklın aldatıcı olabileceği ve dışlanması konusundaki ısrarı bana hep Anglosaksonlar’ın aklın güvenilmez olduğu ve aklın bilgisi (a priori) konusundaki hasmane tutumlarını anımsatır. Bence cüzi iradelerimiz, külli iradenin bir parçasıdır ve ona dönecektir. Stoacılar da aklımızın evrensel akıl (logos) ile bir ve aynı olduğunu iddia ederler.

Pekâlâ, Gazzali’nin ya da Aquinalı Thomas‘ın dikkat çektikleri “Hüküm Günü” (din günü) gerçek olabilir mi? Eğer aklımızın hükmettiği bedenimizin yaptığı tüm faaliyetleri kayıt altına almak ve depolamak teknolojik olarak mümkünse pekâlâ bu olabilir. Sorun böyle bir incelemeyi talep edecek bir üst (ya da külli) irade var mı? Aslında doğrudan ruhun ölümsüzlüğü ile ilintili bir soru; inananlar için sorunun cevabı evet var, şüpheciler (septikler/agnostikler) için bu bilinemez ve inanmayanlar için hayır yok!

NOT: Yazının başlığı günümüze egemen olan Anglosakson terminolojisine uygun atılmıştır, siz bunu “Benim İnancım” olarak da okuyabilirsiniz.

YIKARSA KADIN YIKAR, YAPARSA KADIN YAPAR

Denizin o günkü mahsulünü boşalttıktan sonra, bir sonraki sefer için ağları katlarken balıkçı, bir yandan balık istifi kasaları taşıyıp bir yandan da halde balıklara düşük fiyat veren toptancıdan, kasaları fahiş fiyata satan marangoza, küçücük dünyasında muhatap olduğu kim varsa söven yamağına, “Evlat bu kadar çok o… çocuğu varsa demek ki, ülkede ne kadar çok o… var, sen düşün” dedi.

Tıp fakültesi bitip sıra ihtisasa (uzmanlaşmaya) gelince önümdeki tek rolmodel rahmetli dayım olsa da “Kadın-Doğumcu” olmamda sevgili dayım dışında bişeyler de etken olmuştu. Diğer tıp dallarına hep daha mesafeli olan ve diğer doktorlar tarafından “uzak” durulan bu branş (dal) kendi içinde bir âlemdir; bir Kadın-Doğumcu iseniz aynı zamanda bir cerrah, dahiliyeci, endokrinolog, onkolog, çocukçu ve hatta radyologsunuzdur da! Evet Kadın-Doğum âlem içinde bir âlem (evren içinde bir evren) dir zira bizatihi kadın dediğiniz mahlûk (yaratık) evren içinde bir evren ve dünya içinde bir dünyadır. Dahası her kadın ayrı bir dünyadır.

Kadını yarısı olduğu bütünün diğer yarısından farklı (ve tabii ki değerli) kılan ve onu âlem içinde bir âlem kılan şey; yaratıcı kudreti içinde barındırmasıdır. Yardımcı üreme tekniklerinin gelişmesi ve ileri teknolojinin tıpta daha çok kullanılması sonucu şimdilik sadece memeli hayvanlarda uygulansa da “klonlama” denen eşeysiz üreme biçimi ile erkeğe gerek kalmadan da soyun devam ettirilebileceği tıbben ortaya konuldu. Tersini iddia etmek mümkün değil!

Balıkçının bunlardan haberi olmasa da söylemek istediği yaklaşık budur: Yaparsa kadın yapar, yıkarsa kadın yıkar!

Vesayet dediğimizde başka bir otoriteden emir ya da telkin alma yani bir çeşit “ergin olamama” durumunu anlıyoruz. Bununla birlikte günlük yaşamda “vesayet”, daha az yaratıcı fakat daha güçlü olanın, gücünü kullanarak daha yaratıcı olana yani erkeğin kadına tahakkümüdür aslında. Tarihin başlangıcından beri güçlü olan (erkek), yaratıcı olanı (kadını) güç kullanarak vesayet altına almıştır. Ve bu kaba kuvveti meşru kılmak için hepsi eril kurgular olan dinleri, devleti ve kabileyi kutsallaştırmakta bulmuştur çareyi. İşte bu nedenle “Allah Baba” vardır, “Devlet Baba” vardır ve “ailenin reisi” erkektir.

Güçlünün gücüne dayanarak, kendinden güçsüz olanları kendi çıkarlarına alet etmesi, kullanması, “araçlaştırması” sömürüdür. Ve ne yazık ki, 21.yy’da dahi dünyanın büyük çoğunluğunda kadınlar erkekler tarafından sömürülmektedirler. Hepsi eril kurgular olan ve erkekler tarafından kutsallaştırılan dinler, devletler ve kabileler (geniş aile anlamında) bu sömürüyü devamlı kılmak için kullanılan araçlardır. Bugün her inançtan, her ırktan ve her iki cinsten de insanın daha iyi bir yaşam umuduyla hayatlarını tehlikeye atarak, mülteci olmak pahasına kapağı atmaya çalıştıkları coğrafyalar, kadınların nispeten özgür oldukları (din, devlet ve kabile vesayetinden özgürleştikleri) coğrafyalardır. Kadınların vesayete başkaldıramadıkları, vesayeti kutsallaştırılmış değerlerin bir gereği, bir kader olarak kabullendikleri coğrafyalar, kadınların sömürüldüğü, adaletsiz coğrafyalardır. Bu sömürüyü kutsallaştırarak “gerekli” ve güç kullanarak “daim” kılan düzenlerde, sömürüye karşı çıkmanın tabii ki bir bedeli vardır. Ama zaten insanlık tarihi güçsüzün güçlüye karşı çıkmasının, sömürüye karşı çıkmanın tarihidir. İnsani ilerleme ve saygınlık çok para sahibi olma, lüks otomobile binme değil, insanın vesayetlerden özgürleşmesi, ergin olması ile mümkündür.

Aziz kadın kardeşlerim, analarım, bacılarım! Sizlerin giyimi kuşamı kimseyi ilgilendirmez, kimsenin de işi olamaz. Kendinizi nasıl iyi hissediyorsanız öyle giyinirsiniz, önemli olan bunun sizin özgür seçiminiz olmasıdır, herkes sizin bu özgür seçiminize saygı göstermek zorundadır. Başörtünüz işe ya da üniversiteye girmede “engel” , kocanızın işe girmesinde ve yükselmesinde de “etken” olmamalıdır. Sorun yıllardır size söylendiği şekilde başınızın üstündeki örtüde değildir, başınızın içinde bir örtü olup olmamasıdır! Yani kararlarınızın bir vesayet sonucu değil bizzat sizin özgür seçiminizle alınıp alınamaması sorunudur. Üstelik bu yalnız sizin değil tüm toplumun da sorunudur. Zira kararlarını bir ergin olarak kendi özgür iradesi ile değil bir vesayet sonucu bir telkinle, bir nasihatla ya da bir buyrukla alan erginleşememiş bir kadının yetiştireceği çocuklar da kararlarını aynı şekilde alacaklar ve hiçbir zaman erginleşemeyeceklerdir. Şiddete maruz kalan, cinayetlere kurban giden kadın sayısının her geçen gün arttığı, kadının bir çocuk doğurma aracı olarak eve hapsedildiği, kendi ekonomik özgürlüğünü bir türlü sağlayamadığı ve erkeğin eline baktığı bir düzeni hâşâ “Allah’ın emri” (!) ya da “kader” olarak görmek bir ergin olamama durumudur. Kara Afrika’dan, Afganistan’dan, Suriye’den, Irak’tan farklı inançlardan, farklı kavimlerden, kadın-erkek insanlar canlarını tehlikeye atarak neden Avrupa’ya kaçmaya çalışıyorlar? Bu soruyu sorarak erginleşmeye ilk adımlarınızı atabilirsiniz. Kaçıyorlar; vesayetten özgürlüğe, sömürüden adalete, ahlaksızlıktan onurlu bir yaşama! Ülkemizi çocuklarımızın kaçtıkları bir yer haline getirmeyin, gözünüzü seveyim.

Sizin içinde yaşadığınız koşulları bilmiyor değilim. Sömürüye, adaletsizliğe, ahlaksızlığa karşı çıkmanın, vesayeti reddetmenin, özgür olmanın bir bedeli olmadığını düşündüğümü sanmayın. Hatta bunları yazmanın bile bir bedeli olduğunu bildiğimin bilincinde olun. Sizlere ne kadar unutturulmaya çalışılırsa çalışılsın insanlık tarihini okuyun, onun sömürüye ve vesayete karşı çıkmanın tarihi olduğunu göreceksiniz. Erkek egemen ortamlarda hepsi ayrı ayrı kutsallaştırılmış inancın, devletin ve kocanın vesayetinin bir bedeli var bilirim; bunca kadın niçin dövülüyor, buncası neden kara toprağın altında? Hepsi ayrı roman ya da film konusu.

“Kırlangıçlar” adlı muhteşem öyküsünde (Değirmen /YKY) Sabahattin Ali iki “farklı” (siz buna aykırı da diyebilirsiniz) kırlangıcın “farklı” aşklarını anlatır. Bazen farklı bir şey yapmak, farklı olmak istersiniz. Aşk farklı olabilmenin en mümkün, en güzel yoludur. Nadiren amacınıza ulaşırsınız. Fakat amacınıza ulaşamamış bile olsanız, buna cüret etmiş olmanızın dahi, lezzetini ömür boyu unutamayacağınız bir tadı olacaktır. Zira farklı olmak, farklı bir şeyler yapmak ve hatta farklı bir şeyler yapmanın hayalini kurabilmek, buna cüret edebilmek böyle bir şeydir.

Aziz Türk kadınının özgürlükten ya da vesayetten yana yapacağı seçim bu yalnız ve güzel ülkeyi, çocuklarımız için ya cennete çevirecek ya da cehenneme! Özgürlüğünü ve namusunu bedeli ne olursa olsun koruyabilen yani her türlü vesayete ve sömürüye karşı çıkan asil kadınlar ve onların çocukları ile yeryüzünde de cennet mümkün olacaktır. İşte bu nedenle yıkarsa kadın yıkar, yaparsa kadın yapar.

Fakat ikisi de küçük derenin kenarındaki söğüdü ve orada geçirdikleri güzel ilkbaharı ve yazı unutmadılar” Sabahattin Ali (Kırlangıçlar /1933)

SANAT SANAT İÇİN MİDİR?

Sevdim Seni Bir Kere, İkinci Bahar, Bir Sevgili Arasan Yıllarca Bulamazsın, Bana Ellerini Ver, Canım Senle Olmak İstiyor, Gözlerim Bir Yerden Aşina Size gibi nice ölümsüz şarkı ile gönüllerimize kazıdığımız sevgili Özdemir Erdoğan, televizyonda kendini toplumcu (sosyalist) olarak tanımlayan Enver Aysever‘in “aykırı” sorularını yanıtlıyordu. Bir toplumcu açısından en can alıcı soru, bir sanatçının iktidar ile ilişkisini belirleyen soruydu; bir sanatçının, kendinin ya da kendi çevresinin çıkarlarını, toplumun çıkarlarının önüne koyan ve de kendinden olmayanları ve azınlık olanları yok sayan bir iktidarla barışıklığına, uyuşabilirliğine dair olanıydı. Çok iyi bir gitar virtüözü ve çok iyi bir besteci olduğu müzikle ilgili herkes tarafından teslim edilen yılların deneyimli müzisyeni, hiç göstermediği ilerlemiş yaşının verdiği “çelebi” tavırlarla kendi doğrularını dile getiriyordu. Kökenleri 19.yy sonlarındaki “Sanat sanat için midir yoksa sanat toplum için midir?” tartışmasına uzanan bu konuşmada anladığım kadarıyla Ö.Erdoğan, OscarWilde gibi düşünüyor; sanatın sanat için olduğunu, toplum çıkarına hizmet etmese de (hatta böyle yapmayarak) iyi bir sanat eserinin ortaya konabileceğini öne sürüyordu. Bu bağlamda sanatçıdan toplumsal duyarlılık talep etmenin de, gereksiz ve hatta sanatçıyı incitebilecek bir saygısızlık olacağını düşünüyordu. Sanatçı bu tür tavırlar konusunda özgür olmalı ve tavrından dolayı eleştirilmemeliydi. Sanata ve sanatçıya saygı en azından bunu gerektirirdi ve yaratıcılığının ortaya çıkabilmesi için sanatçının bu özgürlüğe ihtiyacı vardı. Ne de olsa bir ayrıcalık olarak haiz olduğu yaratıcılık ile Yaradan’a en yakın olan oydu!

Özetle “Sanat sanat içindir” anlayışını benimseyen ve savunan Ö.Erdoğan, sanatçının sorumlu tutulacağı tek uğraşın sanatı olduğunu söyledikten sonra, çok ilginç bir şekilde, toplumcu kimliğiyle tanınan ünlü edebiyatçımız Yaşar Kemal‘i tezine kanıt olarak gösterdi! SonerYalçın‘ın yazdığı kadarı ile önceden bir kumpas ile haksız yere hapse atılan “Barışlar” (B.Terkoğlu ve B.Pehlivan), Yaşar Kemal’e yazarak destek istemişler ancak bu talepleri Yaşar Kemal tarafından hastalık ve yaşlılık öne sürülerek reddedilmişti!

Eğrisi büğrüsü, nedir bunun doğrusu?

Sanat sanat için midir yoksa sanat toplum için midir? Bir sanatçının, bir bilim adamının ya da bir sporcunun mutlaka toplumsal duyarlılığı da olmalı mıdır? 21.yy başında bu sorunun cevabı çok açıktır, tıpkı 20.yy başında da cevabın çok açık olması gibi, şu farkla ki, çok açık olan bu iki cevap tamtamına birbirinin zıddıdır!

Bir derde derman olur mu bilemem fakat bu konuda ben şöyle düşünürüm: Bir doktor olarak meslek hayatım boyunca çok başarılı insanlar gördüm; kimi çok usta bir cerrahtı, kimi robotik cerrahi konusunda rakipsizdi, kimi yaptığı araştırmalarla yurt dışından burslar kazanmış, kimi de tedavileri ile hastaların efsanesi olmuştu ancak “iyi doktor” olmak tüm bunlardan fazlası idi! Ne futbolcular gördüm; kimi topu rakibinin solundan atar sağından geçerdi, kimi bacak arasından topu geçirirdi, kimi de poposuyla vursa gol olurdu ama “iyi sporcu” olmak tüm bunlardan fazlası idi! Ne sanatçılar bilirim besteleri dillerden düşmez, resimlerini satın almak için insanlar servetler harcar, ne yazsalar “best-seller” olur gelgelelim “iyi sanatçı” olmak tüm bunlardan biraz fazlasıdır!

Sanat tarihine baktığınızda toplumsal duyarlılığı hiç olmayan, hatta kendine karşı bile duyarlı olmayan pek çok sanatçının eşsiz eserlere imza attıklarını görürsünüz. Pek çok iyi ressamın, iyi bestecinin, iyi şarkıcının sadece bir kısmı “iyi sanatçı” olarak anılır. Tikel iyiyi, tümel iyiye ulaştıran nedir? İyi cerrahı “iyi doktor” yapan, iyi futbolcuyu “iyi sporcu” yapan, iyi besteciyi ya da iyi ressamı “iyi sanatçı” yapan nedir?

Bir Greko-Roman felsefe olan Stoacılık, felsefenin temel sorunu olan materyalizm (maddecilik) ve idealizm (düşüncecilik) konusunda, bilgide duyuları esas almakla beraber sadece duyuları değil aklı da hesaba katan, maddeci olmakla beraber inancı da koruyabilen müthiş bir sentezdir. Ruh ve beden dualizmine (ikiliğine) inanan herkes için mutlaka okunması gereken Stoa öğretisi, aslolanın (en yüce iyinin “summum bonum”) “erdemli olmak” olduğunu, bunun da doğaya uygun yaşamakla mümkün olduğunu söyler. Doğaya uygun yaşamak da akla uygun yaşamaktır zira Ahmet Cevizci‘den öğrendiğimiz kadarı ile Stoacılar’a göre; zihindeki, tüm evrene yayılmış olan evrensel akıl ya da logosla bir ve aynı olan, bu düşünme ve konuşma yeteneğine ya da fakültesine akıl adı verilir. Yani cüzi akıllarımızla bizler külli akıl dediğimiz doğanın (evrenin) birer parçasıyızdır ve özümüze uygun davrandıkça mutlu olacak bu gerçekten koptukça mutsuz olacağızdır. Stanford Üniversitesi emekli psikologlarından, kitapları çok satan IrvinYalom‘un “Güneşe Bakmak (Ölümle Yüzleşmek)” kitabında Stoa öğretisinden söz etmesi boşuna değildir; “Hayat kalitemiz deneyimlerimiz tarafından değil, deneyimlerimizi yorumlama biçimlerimiz tarafından belirlenir.”

Bir Greko-Roman felsefe olduğunu söylediğimiz Stoacılığın Helenistik kolundan çok, daha sonra sahne alan Roma kolu kulunuzun tutkusudur. Başta Roma İmparatorluğu’nun en parlak hükümdarı olan Marcus Aurelius Antoninus olmak üzere, öncülleri Seneca ve Cicero, benim Socrates, Jean Jacques Rousseau ve Immanuel Kant ile beraber “Kutup Yıldızlarım”dandır. ( Ömer Hayyam, Halil Cibran, George BernardShaw ve Oscar Wilde‘ın da ruhları şad olsun.)

Ünlü Jül Sezar ile beraber “Pater Patriae” (Vatanın Babası) unvanı alan ve Sezar’ın çağdaşı olan Cicero “Ahlaken yanlış olan bir şeyin yararlı olduğunu düşünmek tam bir felakettir” ve “Adaletten yoksun olan hiçbir şey ahlken doğru olamaz” demiştir. Etik konusunda biraz mürekkep yalamış biri olarak bu iki etik önermenin günümüzde de hâlâ aşılabilememiş olduğuna inanırım. “Kısa bir yaşam süresi de iyi ve dürüst bir yaşam için yeterince uzundur” diyen Cicero, yaptığımız işi hakkı ile yaptığımızda elde edeceğimiz tatminin, yaşam konusunda da bizi tatminli kılacağını söylemiştir. Tüm tecrübelerim tatminli bir yaşam sürenlerin yaşamla daha kolay vedalaşabildiklerini göstermiştir. Tatminli bir yaşam için ne yaparsak yapalım hakkını vererek yapmalıyız.

Seneca “Kötülüğün kanıtı kalabalık tarafından tercih edilmiş olmasıdır. Doğruluğumun kanıtı, kötülerin benden nefret etmesidir” sözü ile kalbime taht kurmuştur.

Machiavelli tarafından “5 İyi İmparator” olarak adlandırılan “Antoninlerin” sonuncusu M.A.Aurelius’a gelince, onun aklıma, gönlüme, duvarıma ve her yere yazdığım sözü: “Dünyada en değerli şey, gerçeğe ve adalete uygun yaşamaktır”.

Sanırım bu noktada cevaba çok yakınız; tikel iyiyi tümel iyi yapan yani iyi müzisyeni iyi sanatçı yapan şeyi artık biliyoruz; Allah vergisi yeteneğimizle tabii ki iyi şarkı söyler, iyi gitar çalabilir, iyi besteler bile yapabiliriz fakat iyi sanatçı olabilmek için “adaletsizliğe” sırtımızı dönmemiş olmamız gerekmektedir, yoksa toplumsallık işin bahanesidir; Emile Zola Fransa toplumuna karşı Dreyfus‘u savunurken aslında Fransa toplumunu savunduğunun bilincindeydi.

ASLOLAN SORGULAMAKTIR

Koskoca bir imparatorluğa adını veren Roma şehri 7 tepe üzerine kurulmuştu. 330 yılında İmparator Konstantin imparatorluk başkentini Roma’dan Bizantion’a taşımaya karar verdiğinde, “Konstantinopolis” adını vereceği bu “Yeni Roma”nın da 7 tepeli olması için, kentin etrafındaki surların 7 tepeyi çevrelemesine özen göstermişti. Anlaşılabilirlik açısından bu 7 tepeyi üzerlerindeki anıt yapılarla sıralayacağım; I.tepe: Ayasofya ve Topkapı Sarayı, II.tepe: Çemberlitaş, III.tepe: Süleymaniye Camii , IV.tepe: Fatih Camii ve Zeyrek Camii (eski Pantokrator Manastırı), V.tepe: Yavuz Sultan Selim Camii, VI.tepe: Mihrimah Sultan Camii (Edirnekapı’daki, bir de Üsküdar İskele’de var) ve Kariye Camii (eski Khora’daki Mesih Kilisesi), son olarak VII.tepe: Koca Mustafa Paşa Camii ve İmrahor Camii (“Studion” olarak bilinen eski Hagios İoannes Bazilikası). Ünlü Nazım‘ın gonca gülünü bıraktığı “Yedi tepeli” şehrinin öyküsü kısaca böyle.

1453 yılında Osmanlı Sultanı II.Mehmet (Fatih) İstanbul’u fethedince önce Ayasofya’nın (Hagia Sophia/ Kutsal Bilgi) camiiye çevrilmesini buyurdu, sonra da IV.tepe olan yere kendi adına bir anıt camii yapılmasını emretti. Bunun üzerine Rum asıllı mimar Atik Sinan (Khristodoulos?) tarafından, içinde Fatih Camii’n de bulunduğu büyük külliye, eski Havariyyun Kilisesi alanına, 1462-1470 yılları arasında yapıldı. Gel gelelim, İstanbul’daki en eski “selâtin camii” Fatih Camii değil, oğlu II.Bayezid adına 1501-1506 yılları arasında, mimar Yakub bin Sultan Şah tarafından yapılan Bayezidiye Camii’dir! 22 Mayıs 1766 yılında İstanbul’da çok büyük bir deprem olmuş ve Fatih Camii yerlebir olmuştur. Bugün gördüğümüz Fatih Camii, 1771 yılında III.Mustafa tarafından barok tarzda yeniden yaptırılan camiidir. Güzel!

Bu oldukça uzun girizgâhı neden yaptım?

Bilebildiğim kadarı ile bir sengine (taşına) tüm acem mülkünün feda olduğu ol şehr-i Stanbul ki, sadece 1999’da değil, tarih boyu pek çok büyük deprem geçirmiştir. 1894’deki depremde İmrahor Camii yıkılmış, Edirnekapıdaki Mihrimah Sultan Camii büyük hasar görmüştür, 1766’daki deprem orijinal Fatih Külliyesi’ni yerlebir etmiştir. 704’teki depremde Arcadius heykeli yıkılmış, 447 depreminde de İstanbul’un kara surlar’ı büyük hasar görmüştür. Ayasofya’nın ünlü kubbesi de iki kez depremlerden nasibini almıştır.

Şimdi soru şudur: 1766’da Fatih Külliyesi’ni yerlebir eden depremde kaç kişi ölmüştür ve bugün Allah muhafaza Fatih Külliyesi’ni yerlebir edecek bir deprem olsa kaç kişi ölür?

Sadece nüfus artışını hesaba katsanız dahi kat be kat fazla bir sayıya ulaşırsınız ki, “nüfus artışı” insanlığın karşısındaki en büyük tehlike olmasına rağmen, kapitalist çıkarlar gereği sürekli olarak gözardı edilen, dahası “ilerleme”nin motoru olarak teşvik edilen bir şeydir. Kontrolsüz nüfus artışı insanlığın ilerlemesinin değil, para (Yeni Tanrı!) uğruna geleceğini mahfetmesinin en güvenilir yoludur. İddia ediyorum, kapitalizm bugüne kadar “ilerleme” bahanesi ile gözardı ettiği bu soruna çare olarak; yüksek teknoloji ürünü olan ve sadece üretkenliğini yitirmiş yaşlıları hedef alan virüslerle, sorunu en ekonomik ve en akılcı (!) olarak çözmeye çalışacaktır. Homo economicus‘a yakışan da budur! Yaşadığımız Coronavirus pandemisi bunun öncüsüdür.

Nüfus artışını koy bi kenara, 1766 İstanbul’unu bir hayal edelim; yeşillikler arasına serpiştirilmiş konaklar, köşkler. En fazla iki katlı ahşap yapılar. Asfalt yok, beton yok, trafik yok. Bir de günümüz (21.yy başları) İstanbul’una bakalım!

Uzmanlar niçin ısrarla “Deprem öldürmez, bina öldürür” diyorlar?

Sorunumuz sorgulamamamız!

En “eğitimli” akademisyenimizden, en sıradan köylümüze bize iyisi, doğrusu budur diye verilenleri “Agop’un kazı” gibi sorgulamadan yutuyoruz. Ya da sorgulama diye ya anarşizme ya da hiçliğe varıyoruz. Kimselerin gerçekle ya da gerçeklikle işi yok! Bizlere efendilik taslayanların (Batılıların, Anglosaksonların) bugünkü konumlarına “eleştirel akılcılıkla ve mantıki tutarlılıkla” ve de bu yaklaşımın sonucu olarak “bilimsellikle” geldiklerini ısrarla görmezden geliyoruz.

İlerleme para hacminin artışı ise evet para hacmi arttı, çünkü nüfusumuz arttı. Fakat ilerlemeden ben, her gün daha çok doğaya egemen olmayı ve her gün biraz daha huzur ve refah içinde yaşayabilmeyi anlıyorum. Şayet 1766 yılında olan deprem şiddetindeki bir deprem, bugün çok daha fazla yıkıma ve çok daha fazla insanın ölümüne neden olacaksa ben buna nasıl “ilerleme” diyebilirim? 1766’da “bir kızıl gonca”ya benzeyen yarin dudağı bugün bana hiçbir şey ifade etmiyorsa ve ben ilişkiye geçebilmek, mutlu olabilmek için haplara ihtiyaç duyuyorsam ben buna nasıl ilerleme diyebilirim? Bir virusla baş edemeyen koca insanlık!

Ekonomik büyüklük (para hacmi) açısından Çin 2., Hindistan 7., Türkiye 19. ve Danimarka 40. sıradaymış! Siz hiç Danimarka’yı gördünüz mü?

“Gelişkinlik” eldeki para miktarı, “ilerleme” para miktarındaki artış değildir diyorum, okumuşu cahili, inançlısı inançsızı, kentlisi köylüsü bana zombiymişim gibi bakıyor. Her şeyin temeli ahlaktır; önemli olan sömürüyü ahlaksızlık olarak görebilmektir, “Her şeyin temeli ekonomidir” derseniz, ilk düğmeyi yanlış iliklersiniz diyorum, kapitalisti, Marksisti “Allah şifasını versin” diyor. Teknolojik ve ekonomik açıdan ilerlememizi sağlayan bilimselliğimizi, nesnel akılla bağını koparmamış, aklın bilgisine (a priori) hasım olmayan, Aydınlanmacı yani “akıl ve vicdan sahibi bir ahlakla” tamamlayamadığımız sürece, ekonomik ve teknolojik gelişkinliğimizin bize mutluluk getirmeyeceğini ve boşluğun insanların kişisel çıkarlarına feda edilen vahiy dinlerince doldurulmaya çalışılacağını ama bunun da mutsuzluğu daha da arttıracağını söylüyorum, ben söylüyorum, ben dinliyorum. Günümüze egemen olan Anglosaksonların bunun en güzel örneği olduğunu ekonomide, bilimde ve teknolojide lider olan bu insanların “yararcı ve çıkarcı” (utiliteryen ve pragmatik) ahlaklarının ne kendilerine ne de insanlığa asla hayır getirmeyeceğini bunun yerine insanlığın “akılcı ve vicdancı” Aydınlanma ahlakına dönmesi gerektiğini söylüyorum, otuz yıllık mutlak Anglosakson hegemonyasında sorgulama yeteneğini yitirmiş sözde akademisyen, sözde bilim adamı saçmaladığımı düşünüyor. Sonra da ortalık dini kendi çıkarlarına alet eden yobazlara nasıl kaldı diye yazıklanıyor. Kendi ezberi dışındaki bir fikri bir an bile sorgulamadan ve hiç utanmadan!

Aslolan, insanca olan inanmak değil, sorgulamaktır. Zira sorgulanmadan inanılandan hayır gelmez. Hep söylüyorum “Öyle kuvvetli ki imanım, her an sorguluyorum, gene de yıkılmıyor”.

Her şeyin temeli ahlaktır derken de kastettiğim sorgulanan ahlak! Yani “iyi” nedir sorusunun sorgulanması. Yani “etik”!

CUMHURİYET İLELEBET PAYİDAR OLACAKTIR

Sosyal (aslında anti-sosyal olmalı, zira sosyalleşmeden çok bireyselleşmeye ve izolasyona neden oluyor!) medyada “caps”olarak adlandırılan iletilerden birinde, bizim Nuriye’nin abisinin (*) beşuş (güler yüzlü) fotoğrafının üstünde şöyle yazıyordu: “Dünyada 3 çeşit ülke vardır: 1) Gelişmiş ülkeler, 2) Gelişmekte olan ülkeler, ve 3) Gelişmeye niyeti olmayan ülke”! Sonuncu şıkkın tekil olmasının nedeni; sadece “güzel ve yalnız ülkemin” bu tanıma girmesi idi! Güzelliğine hiç lâfım olmaz ama onu yalnız kılan şeyin; kesinlikle bu gelişme (ya da siz adam olma da diyebilirsiniz) konusunda asırlardır gösterilen kararlı direnç olduğunu söyleyebilirim. Selçuklu’dan, Osmanlı’ya, Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyeti’ne gelişme ya da adam olma konusunda hep büyük bir direnç var bu “güzel ve yalnız” ülkede. Cumhurbaşkanlığı forsuna baktığınızda karşınıza çıkan 16 yıldız sorunun aslında çok daha gerilere gittiğini size söylüyor. Gücü örgütleme, ele geçirme ve bu güçle etrafına hükmetme konusunda rakipsiz gözüken ve bu sayede birçok devlet kuran Türk insanı, kurduğu hiçbir devleti ilelebed (sonsuza dek) pâyedar (itibarlı) kılamadığı gibi, artık bu döngünün kırılması ve “ilelebet payidar” olunması için atılan temellere de sırtına dönmek suretiyle aslına rücu etmek için çabalıyor. Devlet kurma konusunda öyle özgüvenli ki, devlet batırmaktan hiç çekinmiyor! Sanırsın sözkonusu olan devlet değil de Amasya’nın bardağı!

Neden böyle? İncelemeye değer!

İnsanları kabaca ikiye ayırabiliriz: 1) Vakit geçirenler, daha doğrusu günü yaşayanlar, 2) İlerlemeye, daha doğrusu gelişmeye inananlar. Çağlar boyunca “carpe diem” (bugünü yaşa) mottosu ile insanlara bireyciliği ve çıkarcılığı öneren liberal (özgürlükçü) öğretiler birinci gruba, insanlara toplumsallığı öneren toplumcu (sosyalist) ve ödevci öğretiler de ikinci gruba örnektir. Birinci grup ne kadar insanın “doğal” yanına hitap ederse, ikinci grup o kadar “akli” yanına hitap eder. O kadar eğitim işidir.

İnsanın toplumsallaşması, bireycilikten toplumculuğa geçişi ancak akli melekelerini geliştirmesiyle yani eğitimle mümkündür. Herkes için olan ve herkesin karşısında eşit olduğu kurallara uymanın, yani “kural toplumu”nda yaşamanın tek tek her bireyin çıkarına olduğunun bilincine varılması da eğitimle mümkündür. Herkes için olan ve herkesin karşısında eşit olduğu kuralların oluşum sürecinde birileri tarafından kolayca suistimal edilecek ilahi bir otorite yerine, doğrudan kuralların muhatabı olacak insanların otorite kılınması gene bir eğitim ve olgunlaşma işidir. İnsanların kendilerini ilgilendiren kararların oluşum süreçlerine katılmalarına ve bu yetkilerini hiçbir otoriteye kalıcı olarak devretmemelerine “halk yönetimi”, insanların yasalar ve fırsatlar karşısında eşit olmalarına da “adalet” diyoruz. Adalet de, yönetimde adaleti sağlamanın günümüze kadar en mümkün şekli olarak gözüken halk yönetimi de bir eğitim ve bir olgunlaşma işidir. Günümüzde eğitim karşıtlığını, cehaleti sözde bir “özgürlük” ya da “demokrasi” olarak savunan (!) insanlara bir de bu gözle bakmak lâzımdır.

Doğrudan semavi dinler zincirinin son ve en gelişkin halkası olan İslâm’ın peygamberi tarafından dile getirildiği gibi, insani bir yönetimin kalıcılığının teminatı din (şeriat) değil, adalettir. Yani insanların yasalar ve fırsatlar karşısında eşit olmalarıdır. Dini, inancı, milliyeti, ırkı ya da herhangi bir aidiyeti öne sürerek yasalar ve fırsatlar önünde ayrıcalıklı bir konuma gelmek adaletsizliktir, ahlaksızlıktır. Bir toplumsal organizsayon olarak devlet de batarsa bu adaletsizlikten, bu ahlaksızlıktan batar.

İlelebet payidar olmanın tek yolu adaletli (basının, yargının ve parlementonun denetimine açık) bir kural toplumunu oluşturmaktan geçer.

MÖ 5.yüzyılda Kadıköy’de (Khalkedon) yaşamış, sofist filozoflardan Thrasymakhos “Adalet güçlünün çıkarıdır” demişti! Aradan geçen 25 yüzyıl boyunca, adalet tanımımızda bir değişiklik olmadıysa, bundan sonra da bir ilerleme olmayacağını, kurulan her düzenin “entropi yasası” uyarınca yıkılacağını rahatlıkla söyleyebiliriz ki, bu aslında insanın yeryüzünde adil bir düzen kuramayacağının da itirafı olacaktır!

Akıl ayrıcalığı ile diğer doğal varlıklardan ayrılan insanı adil (ahlaklı) bir düzen kurmaktan alıkoyan nedir? Benim buna cevabım “dar görüşlülüğün” siyasete egemen olmasıdır. Güzel ve yalnız ülkemde “aydın” tanımını en hak eden insan olduğunu düşündüğüm ve çağdaşı olmaktan onur duyduğum, büyük sanatçımız Sayın Zülfü Livaneli‘nin “kabile asabiyyetinin esas alınması” dediği şeydir “dar görüşlülük”. Kendi kabilesine, aşiretine ya da cemaatine bağlılık temelinde, kişinin kendi doğrularını hiç tartışmadan, başkalarından biat beklemesi hadisesidir. Dar görüşlülüğün zincirlerini eğitimle kıramamış insan, birey ya da yurttaş olamayacağı gibi, adil bir düzen de tesis edemeyecektir. Bu insanın kendi değerlerine sahip çıkması anlamındaki “muhafazakârlık”tan farklı bir şeydir. İnsanın ata yadigârı değerleri onu hayata bağlayan kökleridir ancak köklere verilen önem tomurcukların budanmasını, yaprakların ve çiçeklerin açmasına müsaade edilmemesini gerektirmez. Değerlerimiz bizim köklerimizdir, tabii ki sahip çıkacağız ancak köklerimiz bahane edilerek, çiçekler açmamız engellenemez. Köktencilik (radikalizm) muhafazakârlık değildir! Her gün yeni çiçekler açabilmek için köklerimizi korumak muhafazakârlıktır.

Ha keza cahil, yağmacı ve talancı zihniyetli dar görüşlünün siyasete bakış açısı da adil bir düzenin önündeki en büyük engeldir. Siyaset ülke kaynaklarının paylaşımında söz sahibi olabilme mücadelesidir. Kaba bir örnekle vatan sizin etinden, sütünden, derisinden, kuzusundan yararlanacağınız karakeçilerinizdir. Siz onu sevdikçe, ona iyi baktıkça ondan alacağınız verim artacak ve oğlakları ile sürekli olacaktır. Ama siz vatanı ele geçirildiğinde yağmalanacak, oğlağını gözetmeden sürekli sağılacak, canınız et çektiğinde boğazlanacak bir şey olarak gördüğünüzde tez zamanda sürüyü kurutursunuz. Akıllı bir çoban kendi çıkarı kadar sürünün de çıkarını gözeten çobandır. Kaldı ki, 21.yüzyılda artık hiçbir insan bir sürü ferdi olmamalıdır!

Aristoteles‘ten beri değişmeyen ve yönetimin adaletli olmasını belirleyen şey, yönetim şeklinden çok, yöneticinin (kişi, grup ya da halkın temsilcileri) ahlakının belirleyici olması; yani yöneticinin kendi çıkarından çok kamu çıkarını önde tutması olgusudur. Yönetenlerin kendi çıkarlarından çok kamu çıkarlarını ön planda tuttukları, bireylerin yasalar ve fırsatlar önünde eşit oldukları toplumlar adil yönetilen (adaletli) toplumlardır. İnanç, etnisite vs değerlerin sömürüsü ile iktidarı ele geçiren süfli (bayağı) ve tufeyli (asalak), kifayetsiz muhterisler (hırsları akıllarının önünde giden yetersizler) ülke kaynaklarını yağma ve talanla kısa sürede tükettikleri gibi, her zaman gereksinim duydukları yabancı bir emperyal güce ülkeyi peşkeş çekerek ülkenin bağımsızlığının da yitirilmesine neden olurlar.

Ülkenin geleceği olan gençler iki seçeneğiniz var: Ya ülkenizi ilelebet payidar kılmak için adaleti tesis edecek ya da tarihinizdeki devlet kurma geleneğine güvenerek, yıkılırsa bir daha yaparız diyeceksiniz. Unutmamanız gereken M.Akif’in sözleri; Hadi gel yıkalım şu Süleymaniye’yi desen,/İki kazma kürek, iki de ırgat gerek,/Ancak hadi gel yapalım şunu geri desen,/Bir Sinan, bir de Süleyman gerek.”

(*) Prof.Dr. İlber Ortaylı

KİTABE-İ SENG-İ MEZAR

Kitabe-i Seng-i Mezar ya da güncel söylemle Mezar Taşı Yazıtı denilince benim aklıma çok sevdiğim Orhan Veli gelir. Hani şu “Yazık oldu Süleyman Efendiye” mısra-i meşhurunun (dolayısı ile “Kitabe-i Seng-i Mezar” şiirinin) şairi O. Veli Kanık (1914-1950). Arkadaşları Oktay Rıfat ve Melih Cevdet ile oluşturdukları “Garip” akımı (I.Yeni) ile Türk şiirinde büyük bir dönüşüme imza atarak, şiiri halka ve sokağa indiren devrimci şair, 36 yıllık kısa ömrünün üç yılını bu mezar taşı şiirine ayırmış.

Hiçbir şeyden çekmedi dünyada Nasırdan çektiği kadar;

Hatta çirkin yaratıldığından bile

O kadar müteessir değildi;

Kundurası vurmadığı zamanlarda

Anmazdı ama Allahın adını,

Günahkâr da sayılmazdı.

Yazık oldu Süleyman Efendi’ye

diye başlayan ilk kıta 1938’de, ikinci kıta 1940’ta ve “Ölüm Allahın emri ayrılık olmasaydı” diye biten son kıta da 1941’de yazılmış. Ben buradan, bu mezar taşı yazılarının önemli olduğunu anlıyorum!

Roma’nın Venedik (Piazza Venezia) ve Halk (Piazza del Popolo) meydanlarını bağlayan büyük Korso caddesinden (Via del Corso), görkemli Kondotti (Via dei Condotti) caddesine girdiğinizde, bu yolun sonunda İspanya Meydanı’na (Piazza di Spagna) ulaşırsınız. Yüzünüz anıtsal İspanyol Merdivenleri’ne dönükken, merdivenlerin hemen sağındaki bina “Keats’in Müze Evi”dir. Lord Byron ve P.B.Shelley ile birlikte İngiliz şiirinin ikinci dönem romantiklerinden olan John Keats (1795-1821) bir doktor tavsiyesi sonucu Roma’yı mesken tutmuştur.

“Hakikat güzelliktir, güzellik de hakikat; şu dünyada bilebileceğimiz ve bilmemiz gereken yegâne şey budur” sözü ile meşhur J.Keats, 26 yılı bulamayan kısacık ömründe, “menfi muktedirlik (negative capability)” diye tanımladığı; varoluşun tüm görünümlerine karşı anlayışlı olma yetisini savunan, ideal olanın hemen her zaman gerçekliğe feda edildiğini ve ideal olanın güzelliğine ulaşılamamasının bir trajedi olduğunu söyleyen bir romantikti. Keats 19.yy sonunda ortaya çıkan “sanat sanat içindir” akımına da ilham vermiş, öncüllük etmiştir.

Tıp ve eczacılık tahsiline rağmen kendine şairliği seçen Keats çok küçük yaşta anne ve babasını kaybetmişti. Yayımladığı üç şiir kitabının iki yüzden az bir satış rakamına ulaşması bir yana, basın ve Lord Byron tarafından sürekli olarak alt sınıfa (Cockney School) ait olduğu için aşağılanmış ve sonunda verem olmuştur. O zaman tıbbının olanakları doğrultusunda doktorlar Keats’e sıcak hava tavsiye etmişler, o da soluğu Roma’da almıştır. Fakat anlaşılan İspanyol Merdivenleri’nin büyülü atmosferi de bu yaralı yüreğe teselli olamamış, Keats 26’sına varmadan bu dünyadan göç etmiştir. Ölümünden sonra İngiltere’nin en büyük şairlerinden biri olarak değerlendirilen Keats mezar taşına, ismi yerine şunun yazılmasını vasiyet etmiştir: “Burada adı suya yazılmış biri yatmaktadır”.

Dr.Jekyll ve Mr.Hyde ya da Define Adası desem aklınıza kim gelir? 1850-1894 yılları arasında yaşamış İskoç yazar ve şair Robert Louis Stevenson.

Güler yüzlerinden mi, bağımsızlığa olan düşkünlüklerinden midir (“Brave Heart” etkisi!), nedendir bilmem, oldum olası sıcak bulmuşumdur İskoçları. Adam Smith‘inden David Hume‘una sanki “Ada” adına olumlu ne varsa bir İskoç’un imzasını taşır ya da bana öyle gelir.

Gençliğinde kendini sosyalist ve ateist olarak tanımlayan Stevenson bu yıllarda gençlere “ana babalarınızın öğrettiği her şeyi unutun” diye öğütte bulunuyordu. Ancak önemli eserlerini verdikten sonra muhafazakârlaştı. Eserleri kadar Pasifik adalarına yaptığı seyahatlerle de dikkatleri üzerine çekti.

Stevenson Samoa adalarından Upolu’ya yerleşti ve 44 yaşında burada öldü. Vaea dağı’ndaki mezarında şunlar yazılıdır.

Şu sonsuz, şu yıldızlı semanın altına,

Kazın mezarımı, gömün beni oraya.

Mutlu yaşadım, öldüm gene mutlulukla,

Vasiyetim var size buraya yatarken.

İsterim taşıma kazınsın şu dizeler:

İçinde yatanın özlemiydi bu makber;

Avcı dağdan buradaki evine iner,

Denizci yine bu eve döner denizden.

Stevenson’un en büyük eserlerini verdiği kültüründen uzaklaşarak, Pasifik Adalarında “mutlu yaşadığı” sıralarda Osmanlı tahtında II.Abdülhamit oturuyordu. Osmanlı’nın en büyük toprak kaybını yaşadığı bu çöküş döneminde “mutlu yaşamak” çoğunluk için hiç de kolay değildi. İşte bu döneme damgasını vuran bir büyük heccav (hiciv ustası) Şair Eşref de (1847-1912) o zamanların çoğu duyarlı insanı gibi, 65 yaşında verem mikrobuna yenik düşüyordu.

Belki de aynı coğrafyanın ( aynı kaderin) insanı olduğumdan bu Kitabe-i Seng-i Mezarlar arasında Şair Eşref’inki benim favorilerim arasındadır :

Kabrimi kimse ziyaret etmesin Allah için

Gelmesin reddeylerim billah öz kardeşimi

Gözlerim ebnâ-yı âdemden ol rütbe yıldı kim

İstemem ben fatiha, tek çalmasınlar taşımı.

Şair Eşref’in Kırkağaç’taki mezarının taşının iki kez çalındığını da belirtmeliyiz.

Bitirirken yakınlarıma ilk kısmını vasiyet ettiğim ImmanuelKant‘ın mezartaşı yazıtını da unutmayalım:

Üzerimde yıldızlı gökyüzü, içimde ahlak yasası…

Yusuf Samim Lütfü (05.06.2020)

APTALLAŞTIRMA

Kavruk İç Anadolu’nun kuş uçmaz, kervan geçmez bir köyünden hayalleri peşinden değil, hayal kurabilmek ümidiyle yola çıkan üç kafadarın, bereketli topraklar diye anılan Çukurova’daki macerasını anlatan Orhan Kemal (Mehmet Raşit Öğütçü) romanında (“Bereketli Topraklar Üzerinde”) kahramanı İflahsızın Yusuf’a neler dedirtmiş: “İnsan dediğin, insanların uğruna canını feda etmeli, edemedi mi, kalabalık etmemeli dünyamıza”

Antalya’nın beş yıldızlı otellerinin birinin havuzbaşında, size bu olanağı sağlayan ve çok yoğun tempoda çalışmanızı gerektiren işinizden uzakta, kafa dinlemek için uzandığınız şezlongda bir elinizde soğuk içeceğiniz, diğer elinizde de kitabınız; “Bereketli Topraklar Üstünde”, arkadaşınızın “çok gerçekçi bir yazarın çok ustalıkla kaleme aldığı romanı” demesi üzerine alıp getirdiğiniz! Fakat gitmiyor, gitmez de. Yazılanlar ne kadar gerçek olsa da sizin zamanınız ve sizin gerçekliğiniz değil. Her ne kadar Antalya sıcağı Adana’yı aratmasa da, İflahsızın Yusuf’u da, Pehlivan Ali de, Köse Hasan da bu havuz başında kendilerine bir türlü yer bulamıyorlar. Yusuf’un “insan dediğin”diye başlayan sözü de anlamsız, asılı kalıyor havada. Zorunlu olarak gittiğiniz işinizde, giderken de trafikte “insan dediğin” kimmiş görüyorsunuz. Bırak canını feda etmeyi, canını almasın diye sürekli kendini kollamak zorundasın, mecburen girdiğin her sosyal ortamda. Çünkü tıpkı senin gibi diğer insanlar da, seni hiç sevip saymadıkları gibi senden nefret ediyorlar. Daha korkuncu seni hiç tanımadıkları, ortak hiçbir kötü anınız olmamasına rağmen, sırf insan olduğun için böyle davranıyorlar. Günümüz vahşi kapitalist toplumunun gerçekliği bu! Ve sen çok iyi biliyorsun ki, değişmeyen tek şey değişim! Acaba gerçekten böyle mi? Bir an şezlongdan doğrulup şöyle mutfağa insen belki orada rastlayacaksın İflahsızın Yusuf’un bulaşıkçı oğluna ya da mini etekli garson kızın babası çıkacak Köse Hasan! Ama bireyci ve özgürlükçü sistem, baştacı ettiği öznellikle (subjektivite) senin gerçekliğini tanımlamış ve bu gerçeklikte ne Yusuf’un, ne Ali’nin ne de Hasan’ın yeri var. Sen ve senin gerçekliğin varsa yoksa!

Yaklaşık otuz yıldır dünyanın mutlak egemeni olan, aklın bilgisine (a priori’ye) düşman, insanın nesnel akılla (vicdanla) bağını koparmış, sömürüyü bir doğa yasası ve, efendi/uşak ilişkisini vazgeçilmez olarak gören bir ahlaksızlık, sürekli gerçekleri çarpıtarak insanlara YALAN söylüyor.

Neymiş efendim değerler zamanla ve mekanla değişirmiş (el hak doğrudur) bu nedenle herkes için, yani evrensel bir ahlak mümkün değilmiş. Yuh, yalanın kuyruklusu! Yahu en azından, taa MÖ13.yy’dan (Eski Ahit’ten) beri biliyoruz ki, hırsızlık, katillik, tecavüz vs her coğrafyada ve her zaman ayıptır, günahtır, gayrıahlakidir. Kendilerinin apaçık ahlaksızlıklarını örtbas etmek isteyenler ahlak mahlak palavradır demek istiyorlar, işin kötüsü de çoluğu çocuğu kandırıyorlar. Bu kandırmacada her şeye kâdir olan ve her şeye gücü yeten paranın aldatıcılığı kadar, zamanla her şeyin değiştiği gerçeğinin çarpıtılması da önemli rol oynuyor.

Neymiş efendim her şey zamanla değiştiği için insan doğası da zamanla değişiyormuş, bu nedenle çağlar öncesinde kalmış Sokrates‘in, Aristo‘nun, Seneka‘nın, Çiçero‘nun, M.A.Aurelius‘un, Spinoza‘nın ve Kant‘ın falan artık bir önemi yokmuş. Yuh, yalanın daniskası! Her geçen gün insanın aklı aracılığıyle doğanın gizlerini bir bir ortaya çıkardığı ve ona biraz daha egemen olduğu, buna da bilimsel ve teknolojik ilerleme dendiği doğrudur. Ancak aynı ilerlemeyi insan doğası konusunda göremeyiz. İnsan doğası ilk yazılı kaynaklardan bu yana hep bencil, hep çıkarcı ve hep haddini bilmeme eğilimindedir. Ve bu nedenle eğitim çook önemlidir.

Yaklaşık otuz yıldır dünyanın mutlak egemeni olan, aklın bilgisine (a priori’ye) düşman, insanın nesnel akılla (vicdanla) bağını koparmış, sömürüyü bir “doğa yasası” ve, efendi/uşak ilişkisini vazgeçilmez olarak gören bir ahlaksızlık, ki artık biliyorsunuz ben buna kısaca Anglosakson ahlak(sızlığ)ı diyorum, eldeki tüm veriler tersini gösterse de, teknolojik ilerlemeler sonunda insann doğasının da değişeceğini ısrarla söylüyor. Güzel!

Olur mu, olur! Öncelikle değişeceği savlanan insan doğası nedir? Yedi göbekten beri aklın bilgisine (a priori’ye) düşman olan Anglosaksonlar için insan “doğal” bir varlıktır ve insanın seçimlerini “tutkuları” belirler. Gerçekte ise insan “akıl sahibi doğal” bir varlıktır ve insanın seçimlerini “aklı ve vicdanı” belirler.

Düpedüz ahlaksızlık olan kapitalist sömürülerini insanlığa kabul ettirebilmeleri için, öncelikle hep sorunlu oldukları insan aklı ile insanların bağını koparmaları gerekmektedir ve bunun için ellerindeki en güçlü alet teknolojidir. İşte evleriniz, arabalarınız ve telefonlarınız her geçen gün daha da akıllanırken, sizlerin gitgide aptallaşmanızın sebebi budur. Entelektüel fonksiyonlarını her gün biraz daha yüksek teknolojiye devreden insanlar, her gün biraz daha “doğal” varlık haline gelecek, her gün biraz daha sorgulamadan biat eden “sürü fertlerine” dönüşeceklerdir. Kapitalist sömürünün sürgit devam edebilmesi için, insanların sürekli katlayan oranlarda çoğalmaları ve bu çok sayıda insanın yönetilebilmesi (güdülebilmesi) için de bu çok sayıda insanın “sürü fertleri” haline dönüşmesi gerekmektedir. İşte günümüzün egemenlerinin teknolojiden beklentileri de budur; insanların entelektüel fonksiyonlarını her geçen gün yüksek teknolojiye devrederek, her geçen gün biraz daha “doğallaşmaları” yani aptallaşmaları! Anglosaksonların insanlığın ilerlemesinden ve insanın da zamanla değişmesinden muradı bu “aptallaşma”dır. Yoksa akıl sahibi insanın doğası pek değişmez ancak nesnel akla (doğru eylemi buyuran evrensel doğrulara) aykırı olmayan bir eğitimdir ki, insanı ehlileştirebilir, insani ilerlemeyi mümkün kılar. Bunu başarmanın ilk şartı güncel tanrı olan paranın aldatıcılığından kurtulmaktır. Para “mutlu azınlığı” bile mutlu edemeyen bir aldatmacadır, onu böyle tanrı gibi gösteren şey, yokluğunu mutsuzlukla özdeş kılan kapitalist sömürü düzenidir.

Roma’da Capitol Tepesi’ndeki Piazza Campidoglio’da atının üstünde azametle duran Roma’nın en büyük imparatoru ve Roma Stoası’nın en büyük filozofu, yüce M. A. Aurelius “En değerli şey gerçeğe ve adalete uygun yaşamaktır”demişti. Son otuz yılı mutlak Anglosakson hegemonyası altında geçen ve bugünlere geldiğimiz yaşantımız, açıkçası ne gerçeğe ne de adalete uygundur. Günümüzün egemenleri kendi çıkarları doğrultusunda ve sömürülerini daim kılacak şekilde, beyinlerini esir aldıkları, siyasetçiler, akademisyenler, yazarlar aracılığı ile sürekli gerçeği çarpıtmakta ve sürekli yalan söylemektedirler. Gerçekle ve adaletle alâkası olmayan bu yalanlarla yaşamlarımız değersiz kılınmakta ve yarınlarımız çalınmaktadır. Bu rezilliğin sorumluları “her şey değişirken tabii insan da değişir” deme pişkinliğindedirler. İnsanın aptallaşması insanın değişmesi değil, hayvanlaşmasıdır. Ve akıl sahibi insan bu ahlaksızlığa, bu kapitalist sömürüye, bu Anglosakson emperyalizmine mutlaka ama mutlaka bir çare bulacaktır.

Günümüzde “cahiliye toplumu”nun tanımı “herkesin her şeyi bildiği toplum” diye yapılıyor. Biliyorum kimselere bir şey öğretemem ve zaten asla böyle bir niyetim yok! Ancak ortalamadan biraz fazla okuyan ve ortalamadan biraz daha zeki biri olarak bunları söylemek boynumun borcudur. Yoksa “kalabalık” etmem.

Yusuf Samim Lütfü (30.05.2020)

(yusufsamimlutfu.wordpress.com)

KRAL ÇIRILÇIPLAK

Tarih : 12.08.2022

Yer: TC

Aklı başında olan demiyorum, hardal tanesi kadar aklı olan kimsenin Türkiye’nin geleceği ile ilgili bir ümidi kalmadı. Neden?

Mao’nun 20. yüzyıl ortalarında (1966-1976) Çin’de “Kültür Devrimi !” ile yarattığı yıkıntıya eşdeğer bir yıkımı, bir okur-yazar kıyımını 21.yüzyıl başında siyasal İslam Türkiye’de yaptı. Gerek iktidar olurken ve gerekse iktidarı sırasında siyasal İslam’ın arkasındaki güç, Anglosakson hegemonyası tarafından “özgürlük” olarak pazarlanan akılcılık ve bilimsellik karşıtlığı (yani postmodernite) idi. Sözde bir özgürlük adı altında (özellikle de din ve vicdan özgürlüğü adı altında) aklın ve bilimin otoritesi “faşizan” olarak ilan edildi; özgürlükçülük adına iktidara taşınan akıl ve bilim karşıtlığı da, hayatta en gerçek yol gösterici olarak bilimi gören laik-demokratik Cumhuriyet’i yerle bir etti. Güzel!

Bugün itibarı ile laik-demokratik Cumhuriyet’ten söz etmek mümkün değil. Bu bir kısım insan için çok acı verici olsa da, ne yazık ki bir kısım için bir zafer! Lakin her iki kesim içinde apaçık ortada duran bir gerçek var, yani kral çırılçıplak! Mehmet Akif’in “Süleymaniye” şiirinde belirttiği gibi yıkıcılıkta son derece başarılı olan siyasal İslam’ın “yerine koyacağı” hiçbir şeyi yok. 20 yıllık mutlak iktidar dönemi sonunda gelinen ve yaşanan ekonomik, politik ve ahlaki çöküntü bunun somut kanıtıdır. Eğitim düzeyi ile, entelektüel kapasitesi ile, tarihi birikimi ile ve ahlakıyla yapabileceğinin en iyisi emperyalizmin açık ya da gizli sömürgesi olmak. Türkiye Cumhuriyeti’nin son yirmi yılı ve koca Osmanlı tarihi söylediklerimin somut kanıtlarıdır.

Sözlerimi abartılı ya da taraflı bulanlar döviz kurlarına, uluslararası güvenilir kuruluşların çeşitli kriterlere (insan hakları, kadın hakları, demokrasi, teknolojik ve bilimsel gelişkinlik, işsizlik, mutsuzluk vs) göre yaptıkları sıralamalara bakarak siyasal İslam’ın iktidara geldiği günle bugünü kıyaslayabilirler, iyi eğitim olanağı bulmuş gençlerimizin akın akın yurt dışına kaçmalarına bakıp çöküntü mü “nirvana” mı karar verebilirler.

Gerçekleri ne ezici çoğunluğu iktidarın (tek adamın) kontrolunda olan medyadan, ne de oy alabilmek için büyük çoğunluğu yeterli eğitim olanağı bulamamış ve erginleşememiş (akılları vesayet altında olan) insan sürüsüne sürekli yağ çekmek zorunda olan siyasetçilerden (iktidarı ve muhalefeti ile) duyabilirsiniz. Gerçekler acıdır ve insanlar acı çekmekten hoşlanmazlar. İnsanları acıtanların sonları da “acı” olur. Sabahattin Aliler, Uğur Mumcular, A.Taner Kışlalılar ve niceleri sözlerimin kanıtlarıdırlar.

Lakin şu an ki karamsarlığın sebebi Türk insanında “talep olmamasıdır”. Rahmetli Füsun Akatlı’nın ifadesi ile “Talep yok”! Her türlü kayırmacılığı, kuralsızlığı ve ahlaksızlığı bir “kutsal” şalı ile örterek Selçuklu’yu, Osmanlı’yı ve sonunda Cumhuriyet’i batırdık ama artık yeter, biz de artık tüm yurttaşların inancına, etnisitesine, şusuna, busuna bakılmaksızın medeni yasalar ve fırsatlar önünde eşit olacakları, yöneticilerin hesap verebilir oldukları bir adil düzen kurarak insanca yaşayalım talebinin olması gerekiyor. Eksik olan bu! Bu ülkede kimse artık kayırmacılık, hırsızlık olmasın demiyor. Bunlar olsun da, bize olsun, biz yapalım mücadelesi yapılıyor, siyasi mücadeleden anlanan bu!

Yoksa ümitsiz yaşanmaz! Akıl ne derse desin can çıkmadıkça ümit de kesilmez. Bana düşen ustalarım gibi sizleri “acıtmak”! Gerisi size kalmış, hapse mi atarsınız (zaten bi sürü hastalığım var, çabuk giderim), doğrudan mı halledersiniz, sizin bileceğiniz iş.

Yusuf Samim Lütfü (12.08.2022)

ÇÖKMÜŞ, ÇÖKMEKTE VE ÇÖKECEK OLAN NEDİR?

“Berkeley Nişanı” ile onurlandırılmış Kaliforniya Üniversitesi Sosyal Bilgiler Profesörü Leslie Lipson “Uygarlığın esası teknik değil ahlaktır” demişti. Her şeyin temeli olarak ekonomiyi değil de, ahlakı gören kulunuz da, bir uygarlık batarsa ahlaksızlıktan (yani adaletsizlikten) batar görüşündedir. 21.yüzyılın başında yaşanan sıkıntıların sebebi olan, çoğunlukla çökmüş, hali hazırda çökmekte olan ve çöküşün bir müddet daha süreceği anlaşılan Batı uygarlığının ahlaki yapısı incelemeyi hak ediyor sanırım. Güzel!

Kökenleri bizzat mensuplarınca Antik Yunan’a dayandırılan Batı Uygarlığı, Karl Popper‘ın ifadesi ile “eleştirel akılcılık ve mantıki tutarlılık” temelinde vücut bulmuş bir uygarlıktır. Halk yönetiminin (demokrasinin) ve felsefenin çıkış yeri olan Antik Yunan’dan sonra hukuk sistemi ve düzenli ordusu ile ünlü Roma İmparatorluğu’nu takiben, ortaçağı Hıristiyanlık etkisinde geçirdikten sonra, Rönesans ve Reform süreçlerini takiben Batı Uygarlığı Aydınlanma aşamasına ulaşmıştır. Aydınlanma’nın zirvesi kabul edilen Immanuel Kant‘ın ifadesi ile “Aydınlanma’nın temel noktasını, insanların bizzat kendilerinin sorumlu oldukları vesayet durumundan (ergin olmama durumundan), özellikle de din konularındaki vesayetten çıkmalarında görüyorum; çünkü dini vesayet tüm vesayetlerin hem en zararlısı hem de en onur kırıcısıdır”

İşte 18.yüzyılda Kant tarafından temelleri atılan ve etkisi gitgide azalarak 20.yy sonlarına kadar süren Aydınlanmacı ödev ahlakına “Deontoloji” denilir. Kant’ın “Pratik Aklın Eleştirisi” kitabında yazdığı koşulsuz buyruklar; kendine nasıl davranılmasını istiyorsan başkalarına da öyle davran ve her insan başlıbaşına bir amaçtır, onları araçlaştırma (yani sömürme) deontolojinin temel belireyenleridirler. Eylemin neticesinin değil amacının belirleyici olduğunu, eylemlerin güdüleyicisinin hazlar değil aklımız ve vicdanımız olduğunu söyleyen “deontoloji” (Aydınlanma ahlakı) ahlaki yapı kuruculuğun temeline aklı koyan bir ahlaktır ve özgürlük ahlak yasasının önkoşuludur. Kant’ın ifadesi ile “Ahlak duygusu yalnız akıl tarafından oluşturulur”. Ahlakın metafizik bir kavram olduğu da Kant tarafından özenle ortaya konulur. Bilim olgularla, ahlak değerlerle uğraşır.

Bu Aydınlanmacı ödev ahlakı (deontoloji) etkisini reel sosyalizmin yıkıldığı 20.yy sonuna kadar şu ya da bu şekilde sürdürmüştür. Öyle ki, 1871 yılında empirist (deneyimci/duyumcu) İngiliz bilimciliğinin büyük ismi, “Evrim Kuramı”nın mucidi Charles Darwin “İnsanın Türeyişi” (The Descent of Man) adlı eserinde bakın neler yazmış: Son zamanlarda bütün çabam, insanın ahlaki yapısının ana ilkesi olan sosyal içgüdülerin doğallıkla, aktif zihinsel güçler ve alışkanlığın etkilerinin yardımlarıyla, “İnsanların sana nasıl davranması gerekiyorsa, sen de onlara öyle davranmalısın” altın kuralını ortaya çıkardığını ve bunun da ahlakın temeli olduğunu göstermeye yönelikti. Sağ kalmak ve üremek için türdeşler arasındaki rekabeti doğal ve zorunlu gören “naturalist” (doğalcı) Darwin, çoğu Anglosakson gibi insanlarda ahlakın yoldaşlık (sempati) duygusundan kaynaklandığını düşünse de, “altın kuralı” Kant ile aynıydı.

20. yy sonunda Berlin Duvarı ile birlikte yıkılan yalnızca reel sosyalizm değildi. Anglosakson mutlak hegemonyasının başladığı bu tarihte Aydınlanmacı ödev ahlakı (deontoloji) da tarih oldu. O zamandan bu yana gitgide egemen olan yararcı-çıkarcı (utiliteryan ve pragmatik) Anglosakson Ahlakı, Aydınlanmacı ödev ahlakı (deontoloji) ile taban tabana zıttır. Başta kapitalist sömürü olmak üzere yaşadığımız güncel sorunların sebebi, ahlakın metafizik bir kavram olduğunu inkâr eden, insanın nesnel akılla bağını koparan, yararcı ve çıkarcı Anglosakson ahlakıdır. Rönesans, Reform ve Aydınlanma süreçleri sonunda başat konuma geçen Batı uygarlığını çökerten de bu ahlaksızlık olacaktır.

18.yüzyılda ortaya çıkan ve “Boşinanlara karşı aklın ve bilimin savunusu” olarak tanımlayabileceğimiz Aydınlanma’nın 19. yüzyılda farklı ekonomik modelleri savunan iki takipçisi vardı: Marksizm ve Liberalizm. Bu iki farklı ekonomik sistem arasındaki rekabet 20.yüzyıl sonunda liberalizmin zaferi ile sonuçlandı. Özel mülkiyetin yasaklanması ve üretim araçlarının devletleştirilmesini savunan Marksizm’e karşı, girişim hürriyeti ve serbest rekabetin savunusunu yapan liberalizmin zaferinin arka planında liberalizmin insani zaafları kullanması yatıyordu. Şöyle ki, Marksizm “eşitlik” diyordu ama insanların çoğu eşitlik değil eşitsizlikten yanaydı! Marksizm (diyalektik ve tarihsel materyalizm) maddeci bir ideoloji olarak metafiziğe karşıydı ve aslında İngiliz empirizmi de fena halde metafiziğe karşı idi amma liberalizm büyük bir fırsatçılıkla özgürlüklerin birinci sırasına “din ve vicdan özgürlüğünü” koymuştu! Aslında Liberalizm’in bundan muradı vahiy dinlerine karşı ateist, deist ve agnostiklerin korunması idi. Ve son olarak “Her şeyin temeli ekonomiktir” diyen bir ideolojinin (kapitalizm/parayataparlık) karşısına, “üst-yapı kurumlarını belirleyen alt-yapı ekonomidir” diyerek çıkamazdınız. Yazık oldu Marksizm’e!

Marksizm kendisine “bilimsellik” atfettiğinden, rakibi Marksizm’i yıkmak için öncelikle “bilimselliğin” itibarını yerlebir etmesi gerektiğini fark etti. Kendilerine “bilim filozofu” denen (!) Karl Popper ve ardılları; Thomas Kuhn, Imre Lakatos, Paul Feyerabend bu amaçla parlatıldılar ve sahneye sürüldüler. Bilimin otoritesinin sarsılmasında oldukça da başarılı oldular. Bilimlerdeki ilerlemenin birikimsel değil, anomalilerin birikmesi sonucu oluşan devrimlerle (Paradigma Kayması) olduğunu söyleyen Kuhn, görsel deneyimimizin “plastik” olduğunu iddia ederdi! Kuhn inancımız ve eğitimimiz gibi etmenlerin (kuramsal bağlılıklarımızın) görüşümüzü etkilediğini söylüyordu. Gerçekten de aldığımız eğitim ve inancımıza göre dünyaya bakışımız çok farklı olabiliyor. Varlığı ile onur duyduğumuz Sayın Özdemir İnce bakın neler diyor: Yeni bir komünizm macerası mı istiyorum? Hayır, bu mümkün değil! Çünkü insanlar bir komünist düzeni yönetecek, onun koşullarını yaşayacak kadar insan, adam ve uygar olamadılar. Çoğunluk merdivenin “Rab bana, hep bana” basamağında duruyor. Kapitalist sömürüye karşı savaşta Marksizm deneyimimizin sonuçları orta yerde duruyor. Sömürüyü “doğal” bir fenomen, insanı da “doğal” bir varlık olarak gören ahlaksız kapitalizme karşı, sırtlanlardan ve çakallardan farklı olarak akıl sahibi olduğumuzu ve bize yakışanın sömürüsüz bir dünya düzeni olduğunu gösteremedik, zira akıl da, ahlak da metafizik kavramlardı! Kendi çıkarları doğrultusunda “özgürlük” olarak sundukları vahiy dinlerinin dogmalarına tutsak edilmiş insanlara ergenleşmelerini sağlayacak eğitimi veremedik, zira kapitalist çıkarlara uygun olarak insanlar çok hızlı çoğalıyorlardı. Sadece “doğal” bir varlık olmayan, fakat “akıl sahibi doğal” bir varlık olan biz insanlar, insani zaaflarımızı başarı ile kullanan kapitalist sömürüye karşı bu kadar çaresiz miyiz, gerçekten?

Fikirlerim ıssız adadan okyanusa atılan, ağzı mantarlı şişenin içindeki kağıtta yazılı olanlardır! O kağıtta her şeyin temelinin ahlak olduğu, ahlakın metafizik bir kavram olduğu, insanın metafizik yanını inkâr etmeyen bir ahlak (deontoloji) ve kontrol edilebilir bir nüfus artışı ile kapitalist sömürüye pekâlâ son verilebileceği yazılıdır. Akıl sahibi insanın tek kurtuluşu, deontoloji ve kontrollü nüfus artışıdır.

Yusuf Samim Lütfü (22.05.2020)

(yusufsamimlutfu.wordpress.com)