SON SÖZ

Bir 19. yüzyıl felsefesi olarak Marksizm, 20. yüzyıl sonunda reel sosyalizmin yıkılışına kadar insanlığı en çok meşgul eden ve dünyada en çok tartışılan bir ideoloji olmuştur. “Tarihsel ve Diyalektik Materyalizm” ve “Bilimsel Sosyalizm” gibi adlarla ekonomi politik olarak karşıtı olan liberalizm ile amansız bir rekabete girmiş, ancak bu savaş kaybedilmiştir.

Oysa bir anti kapitalist (sermaye sınıfı karşıtı) ideoloji olarak Marksizm insanlık için çok şey vaad eden bir ideolojiydi; sömürüye karşı sömürülenin yanında olmak, ezilene karşı ezilenin yanında olmak, sermaye sınıfı (burjuvazi) karşısında işçi sınıfının (proleterya) yanında olmak, yukarıda sayılan karşıtlıkların ikinci kısmını oluşturan çoğunluk için gerçekten bir umut ışığıydı.

Üstelik Marksizm’in kendine koyduğu “sömürüsüz bir dünya” (sınıfsız ve sömürüsüz komünist toplum) hedefi son derece ahlaki ve son derece insani bir hedefti.

Karl Marx tarafından dile getirilen ve kapitalizme yönelik eleştirilerin hemen hepsi çok haklı bir zemine oturmaktadır:

Kapitalizm parayla para kazanmak demektir ve bunun tek yolu da ucuz emek sömürüsüdür.

Kapitalizm üretim araçlarının mülkiyetini elinde tutan sermaye sınıfının iktidarıdır ve ürettiğinden fazla tüketen, emekçileri sömüren bu sınıfın (burjuvazinin) çıkarlarını her şeyden üstün tutar.

Kapitalist rejimde burjuvazinin işçileri, emekçileri sömürmesinin önündeki engellerin kaldırılması liberalizm (özgürlükçülük) olarak adlandırılır.

Bir sömürü düzeni olan kapitalizmde ürettiği artı değerden pay alamayan emekçi git gide ürettiği ürüne yabancılaşır.

Esasen insanlar arasında olması gereken değerler, bir “meta fetişizmi” halinde metalar arasında söz konusu olur, para en yüce değer olur.

Meta alış verişinin bir aracı olan para amaç haline getirilir.

Para her şeye gücü yeten ve her sorunu çözen insan yapımı yeni Tanrıdır.

Benim tam da bu nedenle “parayataparlık” demeyi tercih ettiği kapitalizm yıkılmalıdır der Marx. İşçi sınıfı yapacağı devrimle iktidarı devralacak, oluşan sosyalist toplumun amacı sınıfsız ve sömürüsüz bir toplum olan komünist topluma geçiş olacaktır.

Yani Marksizm kapitalizme dair öne sürdüğü tezlerin hemen tamamında çok haklıdır ve çok insani bir hedefi vardır: “Sömürüsüz Bir Dünya” !

Doğru bir hedefe varmak üzere, doğru bir başlangıç yapmışken başarısızlığın sebebi nedir? Arada ne olmuş, nasıl olmuştur da “Genç Bir Bay”ın ifadesi ile 1990’lı yıllarda “büyük bir yenilgi” yaşanmıştır?

“Mücadelenin her aşamasından dersler çıkarmalıyız, yoksa ilerleyemeyiz”

diyor Sayın Erkan Baş.

Derse başlayalım mı?

Bu kitabın Karl Marx bölümünde Marksizm’e yapılan beş ana grup eleştirinin (materyalizm, tarihselcilik, bilimsellik, modernite ve sınıfsallık eleştirileri) hemen tümü haklıdır ama bunlar daha çok sersemletici yumruklardır, Soğuk Savaş sürecinde rakibi yıpratmak için vurulmuşlardır. Esas “knock out” eden yumruk Marksizm’in amansız rakibi liberalizm ile aynı kulvara düşmesidir.

Açıklayayım,

“Denemeler/YSL” adlı kitabımda da önceden dile getirdiğim gibi her şeyin temeline parayı koyan bir ideoloji ile “her şeyin temeli ekonomiktir” diyerek baş edemezsiniz. Temel ekonomi olunca alt yapı (üretim biçimleri) üst yapıyı (sanat, kültür, ahlak, inanç) belirler! Her şeyin temeline ekonomiyi koyduğunuzda rakibinizin kulvarına girmişiniz demektir.

Temel çelişki olan “emek x sermaye çelişkisi”nde insanlara bu üretim araçlarından birini seç dediğinizde seçimin ne olduğunu, ne olacağını artık şükürler olsun hepimiz çok iyi biliyoruz! Paradan ikna edicisi yoktur.

Toplumsal yararı savunmak adına olsa da haklılığınızı “yararcılık” temeline yaslarsanız gene rakibinizin çok iyi olduğu bir kulvara girmişsiniz demektir, sonucun hüsran olmasına şaşmamak gerekir.

Yani demem odur ki, liberalizm ile rekabet ekonomi temelli olmamalıdır! Liberalizm ile aynı kulvara düşmemek için ekonomik temelli “emek x sermaye çelişkisi” yerine, ahlaki temelli “sömürülen x sömüren çelişkisi” öne çıkarılmalı ve bu nedenle sermaye sınıfının (burjuvazi) karşısında, emekçi sınıfın (proleterya) yanında olunulmalıdır.

Yani her şeyin temeli ekonomik değil ahlaki olmalıdır!

Yani her şeyin temeli ekonomik değil ahlaki olmalıdır!

Yani her şeyin temeli ekonomik değil ahlaki olmalıdır!

Zira liberalizmin yumuşak karnı ahlakıdır.

Doğada olduğu gibi güçlünün güçsüzü sonsuza dek sömürmesi önündeki engellerin kaldırılmasına “liberalizm” (özgürlükçülük) denilir.

Liberalizmin gerisindeki ahlaki yapı sömürüyü “doğal”, efendi/uşak ilişkisini (eşitsizliği) “vazgeçilmez” bulan “yararcı ve çıkarcı” Anglosakson ahlakıdır. Ve bu ahlak Aydınlanma ahlakı olan Kant Deontolojisi’nin (ödev ahlakının) tam tersidir. Her insanın başlıbaşına bir amaç olduğunu ve asla araçlaştırılmamasını söyleyen Immanuel Kant’tır. Marx’ın sömürü karşıtlığının temelinde de bu “İkinci Koşulsuz Buyruk” vardır. Anglosaksonlar için Kant “modası geçmiş bir ahlakçı”dır. “Akıl ve vicdanın” yerini “yarar ve çıkarın” aldığı günümüzde neyin moda olduğunu ve sebebini biliyorsunuz. 30 yıllık mutlak Anglosakson hegemonyasında geçen postmodernite dönemi insanlığın “ikinci karanlık çağı”dır!

Liberalizmle, kapitalizmle ya da sermaye sınıfı ile mücadele edecekseniz, hedefiniz sömürüsüz yani ahlaklı, insana yakışır bir dünya ise üretim ilişkileri, üretim biçimleri, ekonomik temel sizi kurtarmaz. Yaslanacağınız tek dayanak ahlaki temeliniz, yani haklılığınız olmalıdır.

Anglosakson ahlakının alt yapısını oluşturduğu vahşi kapitalizmle insanlığın ve dünyanın gideceği yer bellidir; kapitalizm sağlığa ve doğaya zararlıdır.

Sömürüsüz bir dünya idealine inanan insanlar olarak, sürekli aynı şeyleri yaparak farklı sonuçlar alamayacağımızın bilincinde olmalıyız, yaşanmışlıklardan dersler almak zorundayız.

Ünlü Türk mutasavvıf filozofu Mevlana “Dünle beraber gitti, düne ait ne varsa cancağızım, artık yeni şeyler söylemek lazım” demişti. Dün sadece ders almak içindir, geçmiştir ve geçmişte kalmalıdır.

Sömürüsüz bir dünya gibi son derece haklı ve son derece insani bir talebi olan, parayataparlığın (kapitalizmin) insana ve doğaya olan zararlarının bilincinde olarak, kapitalizmi yıkma haklı iddiasında olan Marksizm’in, tüm yaşanmışlıklardan sonra “yeni bir stratejiye ve yeni bir söyleme” ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Haklı eleştirilerden dersler çıkarıp “sömürüsüz bir dünya” hedefine ulaşmak için yeni bir söylem ve yeni bir stratejiye olan gereksinimi görmüyor musunuz? Genç baylar ve bayanlar! Sesimi duyuyor musunuz?

Hedef aynıdır: “Sömürüsüz Bir Dünya”! Yani akıl sahibi insana yakışan “ahlaklı” bir dünya. Yani “adaletli” bir dünya; sınıfsal imtiyazların minimalize (mümkünse tümüyle yok ) edildiği, bireylerin etnisitesine, inancına, sosyal statüsüne bakılmaksızın “yasalar ve fırsatlar önünde eşit” oldukları bir dünya! Adil bir dünyada servetin dağıtımı da adaletli olacaktır ki, zaten esas mesele de bu “servetin dağıtımı” meselesidir.

Sömürüsüz, adaletli dünyayı kimler talep edecek ve kuracak? Tabii ki, ürettikleri tükettiklerinden fazla olan ve başkasını sömürmeyen “emekçiler” (Bu tanım da ustaya aittir)! “Dünyanın tüm işçileri birleşin ve devrimle iktidarı alın” diyordu Karl Marx, ben de “Dünyanın tüm emekçileri birleşin ve adaletli, ahlaklı, sömürüsüz bir dünyayı kurun” diyorum. Ve bu söylemin Marx’ın hedefini işaret eden, güncel söylem olması gerektiğini düşünüyorum.

Marx sömürüsüz toplumun sınıfsız toplum olacağını söylüyordu, ben bunu ayrıcalıklardan (imtiyazlardan) arındırılmış, adaletli toplum olarak güncelliyorum. Bireylerin yasalar ve fırsatlar önünde tümüyle “eşit” oldukları ahlaklı toplumdur adaletli toplum. Ve günümüzde sömürüsüz toplum idealine inanan herkesi talebi olmalıdır adaletli (ahlaklı) toplum. İnsani olan ve insana yakışan da budur; sömürüyü doğal kabul eden doğal yaratıkların düzeni değildir, akıl sahibi insana yakışan düzen.

Farklılıklarımıza rağmen bir arada yaşamamızı mümkün kılacak yegane toplum adaletli toplum, yani ahlaklı toplumdur. Zira “ahlak”, birbirimize nasıl davranmamızı, dolayısıyla bir arada yaşamamızın olanaklarını bizlere gösteren değerler bütünüdür. Ancak ahlaklı insanlar bir arada, barış içinde yaşayabilirler.

Marx belki de Londra’da yaşamasının etkisi ile sömürüsüz toplumuna giden yolun temelini “ekonomik ilişkilere” (üretim biçimleri, üretim araçlarının mülkiyeti vs) dayandırıyordu. Gene işçi sınıfının burjuvaziye karşı iktidara gelmesi de işçi sınıfının “çıkarı” gereğiydi. Stratejinin ekonomi temelli kurulmasının ve çıkarcılık konusunda özel bir ahlak oluşturmuş (yararcı ve çıkarcı ahlak) kapitalistlere karşı çıkar mücadelesi yapılmasının stratejik bir hata olduğunu, stratejinin çıkar ya da yarar temelli olmayan bir ahlak üzerine kurulması gerektiğini düşünüyorum.

Sömürüsüz bir dünyayı hedefleyen, tükettiklerinden çok üreten ve kimseyi sömürmeyen emekçiler, sömürüyü “ahlaksızlık” olarak gören (Aydınlanmacı Kant Ahlakı/ Deontoloji tam da böyledir) bir ahlak etrafında birleşebilirler ve pekâlâ toplumda böyle bir ahlakın geçerli olmasını talep edebilirler, bu uğurda örgütlenip, direnebilir, eylemler yapabilirler. “Sömürüsüz Bir Dünya” ideali olan siyasal oluşumların hedefi böyle bir ahlak etrafında önce emekçileri, sonra da kitleleri örgütlemek ve eyleme geçirmek olmalıdır. Günümüzde Marksizm stratejisi böyle şekillenmelidir.

Şimdi anladınız mı niye herşeyin temeli ahlaktır!

Yılmaz Erdoğan’ın hem yönetip hem oynadığı 2005 yapımı “Organize İşler” filmini hatırlarsınız. Türk sinemasının unutulmaz filmlerindendir. Haliç’e nazır bir restoranda oturmuş, yemek yerlerken Tolga Çevik (Süperman Samet), Erdal Tosun’a (Üzeyir Abi) soruyor: “Üzeyir Abi sen dilsiz değilsin, niye hiç konuş muyorsun?” Üzeyir Abi cevap verir: “Birara çok konuştum. Hiç faydasını görmedim. Bıraktım!”

Biz de bu yaşta bu kadar okuyor ve yazıyoruz, birilerine bir faydamız olsa bari…

Sömürüsüz bir dünya idealine inanan dünyanın tüm emekçileri, sömürüyü ahlaksızlık kabul eden bir ahlak etrafında birleşin ve tüm bireylerin yasalar ve fırsatlar önünde eşit oldukları adil toplumu kurun!”

Farklılıklarımıza rağmen bir arada huzur ve barış içinde yaşamamız ve servetin adil paylaşımı, ancak ve ancak adaletli yani ahlaklı bir toplumu insan aklımızla inşa etmekten geçiyor…”

(yusuf samim lütfü)

Y.S. Lütfü

Türkiye’de neden filozof yetişmiyor?” diye soruyorlar. Ben de “Acaba yetişmiyor mu, yoksa yetişenler güme mi gidiyor?” diye soruyorum. İlk filozof Thales’in yanı sıra Anaksimenes’i, Anaksimandros’u, Anaksagoras’ı, Heraklitos’u, Hrisippos’u, Cleanthes’i, Diogenes’i, Plutarkos’u yetiştirmiş bu topraklar. Varlığıyla bizleri onurlandıran değerli sanatçımız Sayın Zülfü Livaneli’nin dikkat çektiği gibi, bu toprakların birçok şairi, yazarı, halk ozanı, düşünürü var acaba bunlardan kaçta kaçı kendini geliştirme ya da kendini yeterince ifade etme olanağına sahipti? Mevlana, Yunus Emre, Hacı Bektaş sadece şair, ozan, düşünür müydü, yoksa kendilerine özgü görüşleri tartışılıp kayıt altına alınma olanağı mı olmamıştı? Bu üç ismin insanlığa kattıkları Aziz Anselmus’tan, Aziz Abelardus’tan, Aquinolu Thomas’tan daha mı azdır, yoksa bu topraklarda insanlara ve fikirlerine verilen değer de bir sorun mu vardır?

İbni Haldun’un “Coğrafya kaderdir” sözüne ben pek inanırım. Düşüncem odur ki, bir Aşık Veysel, bir Aşık Mahzuni Şerif ve bir Neşet Ertaş farklı coğrafyaların insanı olsalar, yeterli eğitim ve yeterli ifade olanakları bulsalar, en az bir Barthes, Foucault ya da Lyotard kadar tanınırlardı, bilinirlerdi. Bizim onlara biçtiğimiz değer çalgıcı, bilemedin ozan düzeyi!

Gerçekten kıraç toprakta ha dedikçe ot bitmiyor, kazara biten de “burada zaten ot bitmez” denilerek sökülüp atılıyor.

Ya neyi konuşuyoruz Allah aşkına? Tarihin en büyük devrimlerinden birini; ilk kez çoğunluğu Müslümanlardan oluşan bir toplulukta “Aydınlanma Devrimi”ni yaparak, dini dogmalara karşı aklın ve bilimin öncülüğünü tesis eden, gene ilk kez çoğunluğu Müslümanlardan oluşan bir toplulukta dünyevi alanlarda dini değil, medeni yasaların geçerli olacağı düzeni (laikliği) kuran, iktidarı padişahtan alıp halka veren bu anlamda dünyanın en büyük devrimcilerinden biri olan Mustafa Kemal’in mi kıymetini bildi bu insanlar?

Bedia Akarsu’dan öğrendiğimiz kadarı ile Kemalist Devrim’in “Anadolu Aydınlanması” (Aydınlanma Devrimi) olduğunu Macit Gökberk ilk kez söylemişse de, fikrin yaygınlaşmasını ve bilinirliğini İlhan Selçuk’a borçlu olduğumuzu sanıyorum. Kemalist Devrim’in ilk kez bir Müslüman toplulukta Aydınlanma’ya yol açması çok önemli ve eşsiz bir şeydir. Bunun böyle olmasında Atatürk’ün çok büyük bir devrimci olması yanı sıra, Araplarca hep “mevali” denerek aşağılanan Türklerin akılcılığı (Maturidiye ve Mutezile) dışlamayan İslam yorumları da etkili olmuştur. Ehli Sünnet mezheplerden Hanefiliğe mensup Türkler, akılcılığı sapkınlık olarak gören ve imanda sorgulamayı yasaklayan Arap (Eşariye ve Gazzali) İslam yorumundansa, akılcılığı ve sorgulamayı din dışı saymayan bir İslam anlayışına sahiptirler. Kemalist Devrim’in başarısında bu etmen de göz ardı edilmemelidir. Siyasal İslam’ın iktidarında emperyalist çıkarlara uygun olarak tersine çevrilmeye (Araplaştırılmaya, Emevileştirilmeye) çalışılan şey budur.

Kendi devrimcilerine karşı kör ve sağır olmak Türk devrimcilerinin temel özelliğidir; M.K.Atatürk ve Kemalist Devrim bunun en güzel örneğidir. Kargadan başka kuş ve “sosyalist devrim” dışında devrim tanımayan Türk devrimcilerinin Kemalist Devrim’in önemini anlamaları için siyasal İslam’ın iktidara gelmesi ve laikliğin ortadan kalkması gerekmiştir.

Ben Aydınlanma değerleri olan akılcılığın ve bilimselliğin kök salması açısından keşke Türkiye’de de bir dönem Marksistler iktidar olsaydı diye düşünürüm. Tüm dünyada olduğu gibi 20. yüzyılla beraber, kendiliğinden sonlanırdı. Hiç değilse çağ dışı siyasal İslam’a yol açan akılsızlık ve bilim karşıtlığı yaşanmazdı. Aydınlanma değerlerine aşinalaşan halk Kemalizm’i çok daha rahatlıkla benimserdi!

Neyse, Aydınlanma’nın akılcığının ve bilimselliğinin bir topluma egemen olması tabii ki çok önemli lakin bunları önemli kılan şey, bu akılcılık ve bilimsellik ile ulaşılacak “sömürüsüz”, yani “adaletli” bir toplum ütopyası değil mi?

Deontoloji (Ödev Ahlakı) vurgunu bir ahlakçı (ve etikçi) olarak tanımlayabileceğimiz Yusuf Samim Lütfü (YSL) 1959 Gaziantep doğumludur. İstanbullu olmakla beraber Cumhuriyet (TC) sevdalısı da olan babasının Başkent Ankara’ya yerleşme arzusu doğrultusunda, YSL dört yaşındayken aile Ankara’ya gelmiştir. O gün bugündür kısa fasılalar (toplasan on yıl etmez) dışında Ankara Bahçelievler’de yaşamaktadır. Bir tıp doktoru ve Kadın Hastalıkları ve Doğum uzmanı olan YSL, özel ilgi alanı olan felsefe ve onun ahlakla ilgili kısmında (etik) kendi deyimi ile “ortalamadan fazla” okumalar yapmış ve kendini yetiştirmiş bir etikçidir. Deneme tarzında yazdığı yazıları “Denemeler”, “Her Şeyin Kuramı” ve “Yusuf Samim Lütfü Külliyatı” adlı kitaplarda yayımlanmıştır. Aşağıda çeşitli konularda kısaca görüşlerini bulabileceğiniz YSL, “Genç Bir Baya Sosyalizm Ve Kapitalizm Üzerine Öğütler” adlı bu kitabında özünde ekonomi politik bir ideoloji olan Marksizmin etik eleştirisini yapıyor.

Marx’ın komünist toplum aşaması olarak adlandırdığı “sınıfsız ve sömürüsüz” toplumun Yusuf Samim Lütfü’deki (YSL) karşılığı “adaletli toplum”dur, ahlaklı toplumdur. YSL için ahlaklı olmak adaletli (adil) olmak demektir. Sömürü dediğimiz güçlünün kendi çıkarları doğrultusunda güçsüzü kullanması (araçlaştırması) ya da yok etmesi adaletsiz bir yaklaşım olmanın ötesinde düpedüz ahlaksızlıktır. Sömürmek ya da sömürüyü savunmak hangi sebeple yapılırsa yapılsın ahlaksızlıktır. Ne doğal düzen, ne de herhangi bir inanç sömürüyü haklı kılamaz. Akıl ayrıcalığına sahip insana yakışan sömürüsüz bir düzeni aklı ile inşa etmesidir. Ahlak da bunu gerektirir, adalet de. İnsani olan da budur.

Farlılıklarımıza rağmen bir arada huzur ve barış içinde yaşamamızın yegâne garantisi, bireylerin etnisitelerine, inançlarına, sosyal statülerine bakılmaksızın, fırsatlar ve yasalar önünde eşit oldukları “adaletli (adil) toplum”dur. Ahlak, bir arada yaşamamızı mümkün kılan, birbirimize nasıl davranmamız gerektiğini söyleyen değerler bütünüdür. Ancak adaletli bir toplumda bireyler huzur ve barış içinde yaşayabileceklerinden ancak adaletli toplumlar ahlaklı toplumlardır.

Adaletli olmayı ahlaklı olmakla özdeşleştiren, ahlaklılığı adil olmak diye tanımlayan YSL’e göre her şeyin temeli ekonomik değil ahlakidir. Zaten Marx’ın etkilendiği tek Alman filozofu Hegel değildir, Marx sömürü karşıtlığını Kant’tan öğrenmiştir. İnsanlara sorulması gereken emek ya da paradan hangisini tercih edecekleri değil, hangisini tercih etmelerinin daha “ahlaklı” (daha adaletli) olacağı sorusudur. Etik her zaman “doğru eylem”in (tercihin) hangisi olduğunu sorgular.

Ahlak konusunda bir zirve olduğuna inandığım Immanuel Kant Aydınlanma ahlakının temeli olan “Koşulsuz Buyruklar”ın (Kategorik İmperatifler) ikincisinde, her insanın başlı başına bir “amaç” olduğunu ve asla “araçlaştırılmaması” gerektiğini söyler. Tanrı inancı olan bir insan olan Kant’a göre, insan Tanrı için bile araç olmamalıdır. Kant’ın “araçlaştırma” olarak tanımladığı sömürü, düpedüz ahlaksızlıktır. İşte bu nedenle YSL “Marx sömürü karşıtlığını Kant’tan öğrenmiştir” demektedir. Ve bugün çektiğimiz tüm sıkıntıların sebebi günümüze egemen olan Anglosakson değerlerinin ve bu bağlamda Anglosakson ahlakının Kant Deontolojisi (ödev ahlakı) ile taban tabana zıt olmasıdır. Kant’tan ve Aydınlanma ahlakından uzaklaştıkça sömürü de, adaletsizlik de, ahlaksızlık da artmaktadır. Günümüzde yaşanan da budur.

Bu arada meraklısı için gene bir kamu hizmeti olarak hep ikincisinden bahsettiğim “Koşulsuz Buyruklar”ın (Kant Deontolojisi’nin Ahlak Yasaları) ilkini de söyleyeyim. Bu etikte “Altın Kural” olarak bilinen ve yüce Konfüçyüs’ten yadigâr olan “Sana yapılmasını istemediğini sen de başkasına yapma” kuralıdır. Kant bunu “Öyle eyle (davran) ki evrensel bir yasa olsun” şeklinde ifade etmiştir. Bu Ahlak Yasasının öznesi de nesnesi de insanın kendisidir; yasayı koyan da, yasaya uyacak olan da insanın kendisidir ve bu haliyle Ahlak Yasası bir “ zorunluluk” değil, bir “özgürlük” yasasıdır.

Evet son otuz yıllık mutlak hegemonya sonrasında, günümüze Anglosakson değerleri (bu bağlamda Anglosakson ahlakı) egemendir. Anglosakson ahlakı sömürüyü (araçlaştırmayı) “doğal” kabul eden, efendi/uşak ilişkisini (eşitsizliği) “vazgeçilmez” olarak gören, yarar ve çıkar temelli bir ahlaktır. Bugün yaşadığımız sıkıntıların tümü sömürüyü olumlayan bu “ahlaksızlık” nedeniyledir.

Anglosaksonlar her zaman için “özgürlüğü” (ki bu pozitif değil, negatif özgürlüktür) “eşitlikten” üstün tutan bir anlayışa sahiptirler. Bunu çoğunlukla Paris’te yaşamış Amerikalı bir Yahudi olan Gerthrude Stein şöyle ifade ediyor: “Öncülerin (kurucu babalar!) ruhu; zaman zaman pragmatik ama her zaman öznelci (subjektivist) ve her zaman özgürlüğü eşitliğe tercih eden bir yapıdadır.” Yani Anglosaksonlar özgürlükleri konusunda gösterdikleri hassasiyeti asla “eşitlik” için göstermezler. Bunu asla aklınızdan çıkarmayın. Benim ahlaksızlık dediğim adaletsizliğe yatkınlıklarının altında bu yatar.

Anglosaksonlar için efendi-uşak ilişkisinde somutlaşan eşitsizlik “vaz geçilemez” bir şeydir. Japon asıllı İngiliz romancı Kazuo Ishiguro “Günden Kalanlar” romanında bunu çok güzel resmeder. Aristokrasi “uşağın” memnuniyetidir.

Anglosaksonlara göre ahlaki seçimlerimizi yapmamızı sağlayan özgür irademizin güdüleyicisi aklımız değil (Kant deontolojisinde aklımız ve vicdanımızdır!) arzular ve tutkulardır. Bunun saçmalığını “Karga ile Büyük İskender” meselinde İdris Şah çok güzel anlatır; “ölümsüzlük” en çok arzulanan şeydir ama asla akla yatkın ya da mantıklı bir şey değildir.

Anglosaksonlar epistemolojik (bilgi teorisi) ve etik (ahlak felsefesi) olarak “akıl karşıtı”dırlar. Akla karşı hep mesafeli olan Anglosaksonlar için akıl güvenilmez olduğu kadar faşizandır da!

Anglosaksonlar için “sömürü karşıtlığı” türünden ahlaki değerlerin “uygulanabilirliği” pek yoktur. Yani sömürüsüz bir dünya “pragmatik” değildir!

İşte bu akılsızlık otuz yıldır mutlak hegemonya olarak dünyaya ayar veriyor.

Ahlakın yarar ya da çıkar temeline oturtulması Kant Deontolojisi’nde kabulü mümkün olmayan bir husustur. Aritoteles’ten beri toplumsal çıkarın, yönetenin ya da yöneticilerin çıkarlarının önüne koyulması gerekliliği “iyi yönetim” in bir gereği olarak kabul edilirse de, Kant Deontolojisi’ne göre “ahlaki eylem” çıkar ya da yarar temelli olmamalıdır. Toplumsal yararın ve çıkarın bir azınlığın (oligarşinin) ya da bir kişinin (sultanın, kralın) yarar ve çıkarlarının önüne konulması her zaman “doğru eylem” biçimidir lakin burada eylemi doğru (ahlaklı) kılan yarar ve çıkarın niteliğinden (çıkarından) çok, niceliği (daha çok insanı ilgilendirmesi) dir.

Bu arada emekçilerin, işçi sınıfının çıkarlarını ya da yararını gözetme iddiası ile ortaya çıkan sosyalizmin bir kez daha karşıtı liberalizm ile aynı kulvara düştüğünü düşünüyor; ahlaki (ve adaletli) olanın çıkar çatışması değil, hangi sınıfın haklarının savunulması gerektiği hususu olduğudur diye düşünüyorum. İşçi sınıfı, emekçilerin hakları, bir sınıfın çıkarlarını korumak için değil, daha adil (daha ahlaklı) olduğu için savunulmalıdır. Burada yarar ve çıkarın niteliği; yani ezilenlerin, sömürülenlerin yararı olması söz konusudur. Sömürü düpedüz ahlaksızlık olduğundan sömürü karşıtlığı ahlaklı ve adaletli “doğru eylem” olacaktır.

Sömürü ahlaksızlığını Kant terazisinde tartarsanız alacağınız sonuç budur, çıkar ve yarar temelli Anglosakson terazisinde tartarsanız sonuç sizin için hüsran olabilir. Ben Erkan Bey’in “büyük bir yenilgi” dediği şeyi böyle görüyorum.

K. Marx

Washington, Paris, Berlin ve Roma gibi 20.yüzyılda keşfettiğim başkentlerden farklı olarak ben Londra’yı ancak 21.yüzyılda keşfettim. 2003 yılıydı sanırım, hanımımın bir kongresi nedeniyle Londra’daydık. Felsefesini (“mantıksal atomculuk” dediği yeni olguculuk) hiç beğenmesem de bilimselliğini, savaş karşıtlığını ve bazı sözlerini çok beğendiğim Bertrand Russell’ın adını taşıyan Russell Square’de bir otelde kalıyoruz. Kahvaltı sonrası hanım kongreye gitti, ben nereye? Güzelim Londra parklarını, sarayları, koskoca British Museum’u kör et, doğru Highgate Mezarlığı’na. Hayatında hiç Marksist olmamış, Marksizm’i hiçbir zaman seçenek olarak görmemiş ben ille de Marx’a gideceğim, mezarında da olsa insanlığa büyük katkıları olmuş bu büyük insana saygılarımı sunacağım. Londra’da ilk yapılacaklar listemde ilk sırada Marx’ın mezarını ziyaret var!

O zamanlar “navigasyon” falan yok, varsa da bende yok. Londra’da ilk günüm, bildiğim tek şey Highgate için Kuzey hattını almalıyım. Doğru metroya inip Kuzey metrosuna binip Highgate’e en yakın istasyonda indim lakin hiç de yakın olmadığını indikten sonra anladım. Gerisi sora sora, dağ tepe uzun bir yürüyüş sonrasında mezarlığa ulaştım. Doğu bölümünün kapısındaki görevli teyzeye “Marx burada mı?” diye sordum. “Evet ama bilet alman lazım” dedi. Kapitalizmin bağrında yatırdığı en büyük anti kapitalisti dahi metalaştırdığını orada şaşırarak idrak ettim. Hâlâ saklarım o bileti! Kısa bir yürüyüş sonunda çok sayıda yoldaşı arasında dikey dikdörtgen blok üstünde simsiyah Marx büstü nihayet tam karşımda idi. Hay Allah şimdi elin materyalistine Fatiha da okunmaz ki! Bir dakika kadar süren bir saygı duruşu sonrasında ağır ağır Marx’ı terk ettim. Amacıma ulaşmıştım, ömrümce unutamayacağım bir anım olmuştu!

Kapitalizmi aslen bir “araç” olan (meta dolaşımının bir aracı) paranın, “amaç” haline getirilmesi olarak tanımlayan ve sadece bu tanımı ile bile “büyük” sıfatını hak eden Marx, ilaveten insanlar arası olması gereken bir şey olan “değer”in insanların ürettiği metalar arası bir şey sanılmasını “meta fetişizmi” olarak tanımlamıştır. Marx’a göre kârlılığın tek yolu ucuz emek sömürüsüdür ve “emek altın yumurtlayan tavuktur”. Beni Londra’daki ilk günümde koştur koştur Highgate’e götürenler bunlardır. Ha bir de sevgiliye (hasta karısı Jennny’e) söylenen şu sözler: “Ama insanın sevgilisine, yani sana duyulan sevgi, insanı tekrar insan yapar. Gerçekten de dünyada birçok kadın var ve bazıları güzel. Ama nerede bir başka yüz bulabilirim, içindeki her özelliğin, hatta her kırışığın, yaşamımın en büyük ve en tatlı anılarını geri getirdiği? Hatta sonsuz üzüntülerimi, yeri doldurulamayacak kayıplarımı okuyabiliyorum senin tatlı yüzünde ve o tatlı yüzünü öptüğümde üzüntülerimi de öpüp siliyorum. Senin kollarında ve senin öpücüklerinle Brahminler ve Pisagorcular reenkarnasyon öğretilerini ve Hıristiyanlık yeniden diriliş öğretisini kendilerine saklayabilirler.”

Bizlere paranın harcanmak, insanlarınsa sevilmek için yaratıldığını fakat kapitalizmin (parayataparlık) bizlere bunun tersini yaptırdığını öğreten büyük insanın önünde bir kez daha saygıyla eğiliyorum.

Marx çok tipik bir 19. yüzyıl filozofudur;1818’de doğmuş, 1883’de ölmüştür. Rahmetli Ahmet Cevizci hocamızdan öğrendiğimiz kadarı ile 19.yüzyıl, 18.yüzyılda ortaya çıkan “hurafelerden arındırılmış aklın ve bilimin öncülüğü” olarak tanımlayabileceğimiz “Aydınlanma” olgusuna karşı, tepkilerin ortaya çıktığı bir yüzyıldır. Aklın ve bilimin hurafelerden arındırılması ile elde edilen bilimsel ve teknolojik ilerlemelerin neden olduğu “Sanayi Devrimi”nin yaşandığı ve işçi sınıfının bir güç olarak ortaya çıktığı bu çağda Aydınlanma’ya karşı “romantik” (Herder, Schiller, Schelling, Schoppenhauer, Nietzsche) ve “”idealist” (Fichte, Hegel) tepkiler oluşurken bir de bu tepkilere karşı tepkiler oluştu.

Ahmet Hoca bu tepkilerin tepkisine “Aydınlanma’nın izdüşümleri” diyor; August Comte “pozitivizm”i, J.S.Mill “yararcı liberalizmi” ile birlikte Marx’ın “diyalektik materyalizm”i bu grupta yer alıyor. Pozitivizm (bir felsefi akım olarak Comte pozitivizmi) üzerinde konuşmaya bile değmeyecek ölü doğmuş bir akımdır, tıpkı Bergson “ruhçuluğu” (spirutualizm) gibi çok kısa sürede demode olmuş bir 19. yüzyıl modasıdır. Son cümlede altı çizilmesi gereken husus Marksizm’in (Diyalektik Materyalizm’in) tıpkı karşıtı Liberalizm (J.S.Mill faydacı özgürlükçülüğü) gibi “izdüşüm” olarak da olsa “Aydınlanmacı” ideolojiler oluşudur. Bu husus önemli, benim Marksizm eleştirilerimde hatırlamanızı rica edeceğim.

Gelelim Marx’ın mücadelelerle dolu çilekeş hayatına! 65 yıl boyunca sürekli kovuşturma, defalarca sürgün, sürekli geçim sıkıntısı ve en acısı çocuklarının çoğunun ve sevgili eşinin ölümüne tanıklık etme! Marx’ın mürüvvetini görebildiği iki kızından biri olan Eleanor babasının ölümünden dört yıl sonra intihar etmiştir.

1818’de Trier’de doğan Marx 17 yaşında başladığı yüksek öğrenimini Bonn, Berlin ve Jena Üniversitelerinde tamamladı. 25’inde Jenny von Westphalen ile evlendi iki oğlu , dört kızı oldu (Bir de gayrımeşru oğlandan söz edilir!). 30 yaşında (1848) ünlü “Komünist Manifesto” yayımlandı. Prusya’dan sınır dışı edilmesi sonrasında önce Paris’e gitti, oradan da kovulunca kadim dostu Engels’in yardımı ile Londra’ya geldi. 1864’de Covent Garden’da toplanan I.Enternasyonal’in açılış programı yanı sıra “Grundrisse”, “Louis Bonaparte’ın 18. Brumaire’i”, “Artı Değer Teorisi”, “Değer, Eder ve Kâr”, “Kapital”, “Fransa’da İç Savaş” (Paris Komünü), “Gotha Programının Eleştirisi” gibi önemli eserlerini Londra’da yazdı. 1883’te Londra’da öldü, mezarı Londra’daki Highgate mezarlığındadır.

Kapital (sermaye), meta (değişim değeri olan şey), artı değer, sınıf ve sınıf mücadelesi, sosyalist özgürlük (pozitif), yabancılaşma, sömürü gibi kavramlar ile insanlığa büyük katkılar yapan Marx, hiç şüphe yok ki, 20. yüzyıl sonlarında reel sosyalizmin yıkılıp neo liberalizmin rakipsizliğini ilanına kadar dünyanın en çok tartışılan ismi olmuştur.

Ne olmuş, nasıl olmuştur da kimilerince “ideolojilerin sonu” (Bell) , kimilerince “tarihin sonu” (Fukuyama) gelmiş ve Marksizm sadece bir “Büyük Anlatı” (Lyotard) haline gelmiştir? Sayın Baş’ın kitabında “büyük bir yenilgi” dediği kapitalizmin (liberalizmin) Marksizm’i galebe çaldığını ilan edişine, Berlin Duvarı’nın yıkılışına (1989) ve Sovyetler Birliği’nin tarih oluşuna (1991) neden olan Marksizm eleştirilerine bir bakalım mı?

21.yüzyıl başına gelindiğinde Marksizm’in insanlık (ya da insanların çoğu) için bir umut olmaktan çıkıp bir “Büyük Anlatı” (metanarrative) haline gelmesinde karşıtlarınca yapılan şu eleştirilere tatminkâr cevaplar verememesi önemli olmuştur. Bu eleştirilere çoğunlukla katılmakla beraber benim esas eleştirilerim ilgi alanım olan etik konusunda olacaktır, eleştirilerin sonunda bu eleştirileri de okuyacaksınız.

Karşıtlarınca Marksizme yöneltilen eleştirileri 5 grupta inceleyebiliriz:

  1. Materyalizm eleştirileri
  2. Tarihselcilik eleştirileri
  3. Bilimsellik eleştirileri
  4. Modernite eleştirileri
  5. Sınıfsallık eleştirileri

Hadi bakalım….

  1. Materyalizm (maddecilik) eleştirileri

Marksizm kendini “Diyalektik Materyalizm” olarak tanımlar. Zaman zaman “Tarihsel ve Diyalektik Materyalizm” ya da “Bilimsel Sosyalizm” olarak okuduğunuzda anlamanız gereken şey Marksizm’dir. Orhan Hançerlioğlu’nun “Felsefe Sözlüğü”nde “Eytişimsel Özdekçilik” olarak öz Türkçeleştirilmiştir.

Marksizm kendinin diğer materyalizmlerden farkını vurgulamak için önüne “diyalektik” ekini koymuştur. Felsefede diyalektik (eytişim) Sokrates’ten beri bilinen bir “doğurtma” (gerçeği ortaya çıkarma) yöntemiydi, Orta Çağ azizlerinden Abelardus diyalektiğin gerçeğe varmada en temel yöntem olduğunu söylemiştir. Bununla beraber diyalektik yönteminin mucidi olarak “son idealist” olarak adlandırılan Hegel bilinir. Yalnız Hegel’den diyalektik yöntemi alan Marx, Hegel’in baş aşağı durduğunu söyleyerek onu ters çevirmiş, düzeltmiştir; üretim ilişkilerinin (ekonomik üretim biçimlerinin), “üst yapı” kurumlarını (ahlak, kültür, sanat vs) belirleyen “alt yapı” olduğunu söylemiştir. Diyalektik, Marksizm’in 3 temel yasasından ilki olup “Karşıtların Birliği ve Savaşımı Yasası” olarak ifade olunur.

Marksistler (diyalektik materyalistler) diğer materyalistlerden (maddecilerden) farklı olarak maddi olmayanı (metafiziği) tümüyle inkar etmezler, daha doğrusu kendileri böyle söylerler; onlara göre felsefede temel çelişki “materyalizm (maddecilik) x idealizm (düşüncecilik) karşıtlığı” olup düşüncecilik (ya da metafizik) maddeciliği (ya da fiziği) haklı çıkarmak üzere vardır! Yani pratikte hiçbir kullanım değeri olmasa da “doğru”nun doğruluğunu ispatlamada karşıtı “yanlış” olarak varlığından söz edilebilir. “Denemeler/YSL” kitabımda yazdığım şekliyle Marksist için metafizik çöpe atılacak (yok sayılacak) bir şey olmasa da, sadece meraklısını ilgilendiren, işe yaramaz bir antikadır! Diğer tüm materyalistler (maddeciler) ve bu bağlamda empristler (duyumcular), pozitivistler (olgucular), neo-pozitivistler (yeniolgucular) için maddi (nesnel) ya da olgusal olmayan “metafizik” yok hükmündedir.

Marksistler her ne kadar diğer materyalistlerden farklı olduklarını iddia etseler de, bunu asla insanlara anlatamamışlardır. Örneğin benim ülkemde komünizm asla politik ya da ekonomik bir terim değil düpedüz “Allahsızlık” (ateizm) dır! Ve inanç özgürlüğünü ilk sıraya koyan bir liberalizm her zaman komünizmden “iyi”dir!

  1. Tarihselcilik eleştirileri

Marksizm’in bir ifadesinin de “Tarihsel Maddecilik” ya da “Tarihsel ve Diyalektik Materyalizm” olduğunu söylemiştik.

19. yüzyılda kitlesel üretimi mümkün kılan Sanayi Devrimi’ne yol açan bilimsel ve teknolojik ilerlemeler o kadar göz alıcı idi ki, sosyal alanlarda ve tarihte de tıpkı nesnel âlemde (doğada) olduğu gibi bilimsel yasaların olabileceği ve bunlara egemen olarak toplumların ve insanların yönetilebileceği öne sürülüyordu. Doğa bilimlerinde (Fizik, Kimya, Biyoloji) olduğu gibi sosyal bilimlerde ve tarihte de öngörülebilir (deterministik, belirlenimci) yasalar olabileceği varsayımı Marksizm’in en büyük yanılgılarından biriydi. 18.yüzyılda G.Vico “Doğa bilimleri açıklamaya, beşeri (ya da sosyal) bilimler anlamaya çalışırlar” diyordu. Buradan hareketle 19. yüzyılda Dilthey “Doğayı açıklar, insanı ise anlayabiliriz” diyordu. Yani doğa bilimleri ile sosyal bilimlerin (ya da beşeri bilimlerin) metodolojileri farklı farklı idi; sosyal bilimlerde “anlama ve yorum”, doğa bilimlerinde ise “açıklama ve çıkarım” söz konusu idi. Gene 20. yüzyıl başlarında Max Weber’in başını çektiği Yeni Kantçı Baden Okulu “Tarih kültürel değer taşıyan tekil olguların bilimidir ve hiçbir zaman yasalı olamaz” demişti. Marksistler tüm bu söylenenlere sağır kalarak toplumu düzene sokacak yasaları açıklamakla meşguldüler (Karşıtların Birliği ve Savaşımı Yasası, Nicelikten Niteliğe Geçiş Yasası, Olumsuzlamanın Olumsuzlanması Yasası)!

  1. Bilimsellik eleştirileri

Marksizm’in kendine uygun gördüğü isimlerden biri de “Bilimsel Sosyalizm” idi. Bilimsellik hiç şüphe yok ki Aydınlanmacı bir ideoloji için vaz geçilmez öneme sahipti. Aydınlanma demek hurafelerden arındırılmış aklın ve bilimin savunusu demekti. Hoş sosyalizmin karşıtı liberalizm de Aydınlanmacı idi lakin bu iki karşıt ideolojinin “özgürlük” kavramına bakışları tamamen farklı idi; liberalizm için kişinin kendine engel olan dış faktörlerin olmaması özgürlük iken, sosyalizm içinse yasaların bilincinde olarak davranmak insanı özgür kılıyordu. Birincisi “negatif özgürlük”, ikincisi “pozitif özgürlük” olarak tanımlanır. Sosyalistin özgürleşebilmesi için doğa yasalarını (ve varsayılan toplumsal yasaları, hatta ahlak yasasını) keşfetmesi, ortaya çıkarması ve ona uygun davranması gerekiyordu ki bu da düpedüz “bilimsellikle” mümkündü. Sosyalist (pozitif) özgürlüğün kavram gereği bilimselliği zorunlu kılması onu rakibi liberalizm önünde bir adım öne çıkarıyordu!

Bir şeyler yapılmalıydı! Bir şeyler aslen bir Avusturya Yahudisi olan Karl Popper ve şakirtlerine (T. Khun, I. Lakatoş ve P. Feyerabend) yaptırıldı. Kendilerine “bilim filozofu” diyen bu zevat, kendisine bilimsellik atfeden sosyalizmin karizmasını çizmek için bilime ve bilimselliğe saldırdılar. Önce K.Popper tıpkı psikanaliz (S.Freud) gibi Marksizm’in de “sahte bilim” olduğunu söyledi, sonra Khun “bilimsel ilerlemelerin birikimsel olmadığını” söyledi ve son olarak Feyerabend “bilimindin gibi, mit gibi bir insani etkinlik olduğunu ve onlara bir üstünlüğü olmadığını” söyledi.

Einstein’ın “Görelilik Yasaları” ve Heisenberg’in “Belirsizlik İlkesi” bilimselliğin temel ilkelerinden sayılan determinizm (öngörülebilirlik, belirlenimcilik ya da gerekircilik) ve mutlakiyet (certainty) gibi kavramları yerle bir etmişti.

Madem sosyalizm bilimsellikle övünüyordu, bilimselliğe saldırmanın tam zamanıydı. Gözden kaçırılan husus bu iki yeni buluşun normal yaşamımızda değil, ya ışık hızına yakın hızların ya da Planck sabitinin etkin olabildiği mikrokozmozda (ya da sonsuz uzayda) geçerli olması idi. Yusuf Samim Lütfü’nün “Şu yalan dünyayı çekilir kılan iki şey var: Işık hızının çok büyük ve Planck sabitinin çok küçük oluşu.” sözü bu gerçeğe vurgu yapar. Evet sayılar çok büyüdüğünde ya da çok küçüldüğünde “öngörülebilirlik ve mutlakiyetin” yerini, “kestirilemezlik ve olasılıkla öngörülebilirlik” alıyordu ama bu sapmalar günlük yaşamımızda hissedilmiyordu. Ama amaç üzüm yemek olmayınca bilimselliği gözden düşürmek için her şey yapıldı. Tam bir akılcılık ve bilimsellik karşıtlığı olan “postmoderniteye” giden yolların taşları itinayla döşeniyordu.

  1. Modernite eleştirileri

Modernite (kelime anlamı çağcıllık), Tarım Devrimi sonrasında oluşan “din-tarım toplumları” sonrasında Sanayi Devrimi ile ortaya çıkan “bilim-sanayi toplumları”nın yaşam biçimi idi. Modern insanın iki belirleyeni vardı; modern insan “Aydınlanmacı” (yani aklı ve bilimi rehber edinmiş) ve “Hümanist” (yani insancı; insanı merkeze alan ve insan aklına sonsuzca güvenen bir antroposentrizm) idi. Aslında sosyalizm gibi rakibi liberalizm de böyle idi! Ancak başlangıçta aklın ve bilimin otoritesini savunan modern ve liberal (özgürlükçü) insan, zamanla aklın ve bilimin otoritesini “faşizan” bulmaya, akıl dışı ve bilimsellik karşıtı ne varsa “özgürlük” adına savunmaya başladı. Postmodern şüphecilikle Marksizm’i bir “Büyük Anlatı”ya indirgeyen postmodernizm “özgürlük” adına bireyciliği, çıkarcılığı, öznelliği (subjektivite), şüpheciliği (skeptisizm) köpürttükçe köpürttü. Sosyalizmi çağrıştıran, moderniteye dair ne varsa algılara dayalı bu tüketim toplumunda artık “out”tu. Tüm bu rezilliğin “özgürlük” adına yapılmasında, sonunda Marksizm’i bertaraf eden Anglosakson değerlerinin egemenliğinde, özgürlüğün de insanın canını çektiğini yapması olarak algılanması (negatif özgürlük) önemli rol oynadı. 60’lı yıllarda ABD’de ortaya çıkmaya başlayan postmodernite (akılcılık ve bilimsellik karşıtlığı) Avrupa’ya geçerek reel sosyalizmin yıkılışı sonrası zaferini ilan eden neo liberal tüketim toplumunun yaşam tarzı oldu.

  1. Sınıfsallık eleştirileri

Marx’ın bizlere bıraktığı en tartışmalı kavramlardan biri de “sınıf” kavramıdır. Sınıf bilinci olmayan bir Marksist olamayacağı gibi bir Marksist her soruna sınıf bilinci ile bakmalıdır. Marksist literatürde “emekçi” dendiğinde tükettiğinden fazlasını üreten ve başkasını sömürmeyen kişi anlaşılır, diyalektik olarak bunun karşısında “patron” bulunur. İşte “işçi sınıfı” (proleterya) emekçilerin sınıfıdır ve temel çelişki de “emek x sermaye” çelişkisidir. Sanayi Devrimi’nden Bilişim Devrimi’ne geçilince makine ve mal üretiminden, çip ve yazılım üretimine geçilmesi ile işçi sınıfının kalite ve kantitesinde büyük değişimler olmuş, kavram sorgulanır olmuştur.

Ülkemizin önemli aydınlarından rahmetli Attila İlhan emek x sermaye çelişkisini “burjuvazi x proleterya” karşıtlığındansa, “ezen x ezilen” karşıtlığının daha iyi tanımladığını söylemiştir. Bu çelişki kapitalizm yanısıra emperyalizme (yayılmacılık Marx’tan sonra, Lenin ile gündeme gelen bir kavramdır) de uygunluğu açısından iyidir ama bence en uygunu “sömüren x sömürülen” karşıtlığıdır. Zaten her sosyalistin hedefi de sınıfların ve dolayısıyla sömürünün olmadığı komünist toplum aşaması değil midir? Bir etikçi olarak emek x sermaye çelişkisini, bir ahlaksızlık olan “sömürü” ile tanımlamak daha doğru geliyor bana. Ben sınıfsız (ve sömürüsüz) toplumdan imtiyazsız (ayrıcalıksız), yani tüm bireylerin yasalar ve fırsatlar önünde eşit oldukları “adaletli” toplumu anlıyorum. Sömürüsüz bir düzen “doğal” değil “insani” bir düzendir, insana bu yakışır.

Bu eleştirilere yeterli yanıtı verememesi Marksizm’i seçenek olmaktan uzaklaştırdı ama sömürü sorunu ortada duruyor. Bir sömürü düzeni olarak kapitalizmin (parayataparlığın) insan ve doğa için zararlı olduğu 21. yüzyıl başında bir kez daha “kabak” gibi ortada duruyor!

Bu eleştirilere çoğunlukla katılmakla birlikte benim bir etikçi olarak Marksizm’e getireceğim esas eleştiri, onun çoğu konuda rakibi ile aynı kulvara düşmesidir! Gerçi bu durum her ikisi de Aydınlanmacı ideolojiler olarak hem Marksizm hem de karşıtı liberalizm için bir yere kadar kaçınılmaz gibi gözükse de, Marksizmin seçenek olmaktan çıkışında bu “özdeşliğin” önemli rol oynadığını düşünüyorum. Açıklayayım…

20. yüzyılda girişim hürriyetini (hür teşebbüs) ve serbest pazarı (rekabet serbestisi) savunan ekonomik liberalizm, 21.yüzyılda neo liberalizme evrimleşerek şirket kârının maksimizasyonunu savunur olmuştur. Her koşulda liberalizmin ekonomik formu olarak kapitalizm, emek x sermaye çelişkisinde hep sermayeden yana durarak, hep emekten yana duran Marksizm ile farkını açık seçik ortaya koyar. Ancak emek de, sermaye de “üretim araçları”dır. Ekonomik ilişkileri bu üretim araçlarının kullanımı ve mülkiyetleri belirler. Marksizm de liberalizm de, iki farklı kutbu temsil etseler de, ekonomiyi temel alan ideolojilerdir; yani her şeyin temeli ekonomiktir!

Dahası temel çelişkiyi “emek x sermaye çelişkisi” olarak ürtim araçları temelinde ekonomik olarak tanımlamak bence liberalizmin en tercih ettiği şeydir, çelişki ahlaki temelde “sömürülen x sömüren çelişkisi” olarak konulmalıdır, sömürü düpedüz ahlaksızlıktır ve ahlak konusu, sömürü özgürlüğünü savunan Anglosaksonların yumuşak karnıdır.

Olayı bu şekilde ortaya koyup, yani her şeyin temelinin (alt yapının) ekonomi olduğunu söyleyip, insanlara üretim araçlarından birini; emeği ya da parayı seçmelerini söylediğinizde Marksizm açısından hüsran kaçınılmazdır, tarihsel pratik bunu doğrulamıştır, Sayın Baş’ın “büyük bir yenilgi” dediği budur.

Zira Yuval Noah Harari’nin isabetle belirttiği gibi para tarihteki tüm dini önderlerden ve tüm devlet adamlarından daha ikna edicidir. Para insanların yarattıkları ve yeryüzüne indirdikleri, somut tanrıdır, her şeye gücü yetendir! “Altın Buzağı Kültü”nün güncel görüngüsü (fenomeni) olan parayataparlığın (kapitalizmin) karşısına her şeyin temeli ekonomiktir diye çıkamazsınız, çıkarsanız sonuç bellidir. Yeryüzüne gelmiş geçmiş en büyük beyinlerden biri olan Albert Einstein söylemişti “Sürekli aynı şeyleri yaparak farklı sonuçlar beklemek aptallara mahsustur”.

İyi de ne yapmalı? Etkin olabilecek farklı bir söylem var mı?

Marksizm’i oluştururken Marx’ın İngiliz ekonomi politiğinden, Fransız sosyalizminden ve Alman felsefesinden yararlandığı bilinen bir gerçekliktir. Alman felsefesi derken Marx’ın “diyalektik yöntem”i Hegel’den aldığı bilinir. Lakin Marx Hegel’in baş aşağı durduğunu ve onu “üst yapıyı belirleyen alt yapıdır” diyerek yani tepetaklak ederek düzelttiğini söyler. Bana sorarsanız Marx da, Hegel de gerçeği görme konusunda sorunludurlar, zira Hegel’in baş aşağı duran adamının da, Marx’ın tepetaklak ettiği adamın da yüzü değil poposu pencereye dönüktür! Gerçeği görme şansı bu konumda mümkün değildir. İster baş aşağıda, ister yukarıda olsun yüzünü pencereye çevirmek lâzımdır.

İşte Yusuf Samim Lütfü’nün yaptığı budur: “Her şeyin temeli ekonomik değil, ahlakidir!”

Hegel’in ve Marx’ın adamlarının gerçeği görebilmeleri için yüzlerini pencereye çevirmeleri yani her şeyin temelinin ahlaki olduğunu kabul etmeleri gerekir. Kant ahlakını benimseyen YSL’nin yaptığı adamın yüzünü gerçeğe çevirmektir.

Marx’ın Alman felsefesinden “diyalektik yöntem” dışında da aldıkları vardır; “Marx sömürü karşıtlığını Kant’tan öğrenmiştir.”

Kant “II. Koşulsuz Buyruğu”nda, her insanın başlıbaşına bir “amaç” olduğunu, asla “araçlaştırılmamasını” söyler yani sömürüyü ahlaksızlık olarak belirler.

E. Baş

Kendisi de bir Balkan göçmeni olan, çok sevdiğim Necati Cumalı’nın “Viran Dağları”nı okudunuz mu? Türk edebiyatının 3 Büyük Kemal’inden Yaşar Kemal’in “İnce Memed”i neyse Necati Cumalı’nın “Zülfikâr Bey”i de odur! Arnavutluk ve Makedonya sınırına çok yakın olmakla beraber, bugün Yunanistan sınırları içinde olan Florina’dan olan Necati Cumalı romanında 20. yüzyıl başlarında Osmanlı mülkü olan Balkanlarda yaşayan Zülfikâr Bey’in destansı öyküsünü anlatır; mertliğiyle, cesaretiyle, babayiğitliğiyle Balkanların arslanıdır Zülfikâr Bey.

İşte kitabımızın adında “ Genç Bir Bay” olarak anılan Türkiye İşçi Partisi Genel Başkanı Sayın Erkan Baş’ı gördüğümde ilk aklıma gelen, Zülfikar Bey yaşasaydı herhalde böyle bir şey olurdu düşüncesiydi. Aramızdaki 20 yaş göz önüne alındığında olgunluk çağındaki bu insan için kullanılan “genç” nitelemesinin bir had aşımı olmadığını düşünüyorum. Sayın Baş’ın Boşnak kökeni, mertliği, cesareti ve babayiğitliği de bana “Zülfikâr Bey”i anımsatıyor.

Boşnak deyince, fırından çıktığında göbekli olan, her ısırıkta elde açılmış hamuru pıtır pıtır dökülen nefis kıymalı böreği ile anılarımda capcanlı olan Saraybosnalı babaannem gelir hep aklıma. Nurlarda yatsın, çok görmüş, çok geçirmiş, bilge kadınlardı onlar. Rahmetli babam ondan öğrenmiş olmalı, ben de babamdan öğrendiydim. Nostalji midir, nedendir bilinmez evde o kadar çok tekrarlardı ki hâlâ ezberimdedir: “Kamen taş, glava baş, tüfek puşka, armut kuruşka”

Boşnakça dört kelimenin Türkçeleriyle oluşturulmuş bir tekerleme. Boşnakça sözlük baş karşılığı olarak “top” ve “glava” karşılığı olarak da kafa yazsa da bu tekerleme etkisi ile olsa gerek, Boşnak kökenini öğrendiğim andan itibaren o benim için Erkan Glava yani Zülfikâr Bey!

Kutup Yıldızlarımdan, ilk bölüme adını veren G.B.Shaw’ın “yitirilmiş dürüstlüğümüzü yeniden elde etme çabası” olarak tanımladığı “sosyalizm” sevdalısı olan ve bunu göğsünü gere gere, hem de kapitalizmin (parayataparlığın) mutlak hegemonyasını sürdüğü günümüz şartlarında söyleyen, bu ütopyanın romantik bir ideal değil, gerçekleştirilmesi gereken bir görev olduğunu söyleyen bu “Zülfikar Bey”e oyumla ve bilgi birikimimle, elimden geldiğince destek olmayı ben de kendime bir ödev olarak belirledim. Okuduğunuz bu satırları buna borçlusunuz.

Benim lise, üniversite yıllarımda (70’li yıllar) Aydınlanma’nın ışığı hâlâ egemendi ve aklı başında olan hemen herkes sosyalistti, komünistti! Sayın Baş’ın “büyük bir yenilgi” dediği 90’lı yılların başında reel sosyalizmin yerle bir oluşu sonucunda Anglosakson mutlak hegemonyası ortaya çıktı; Aydınlanmanın ışığı söndü, modernitenin yerini postmodernite (akıl ve bilim karşıtlığı) aldı, her yer karardı. G.B.Shaw’ın “Yirmisinde komünist olmayanın kalbi, kırkında hâlâ komünist olanın da beyni yoktur” sözü hiçbir zaman olmadığı kadar anlam kazandı! Sayın Baş “karanlık çağ” ve “vahşi kapitalizm” betimlemelerini beğenmese de ben Anglosakson değerlerinin ve bu bağlamda vahşi kapitalizmin egemen olduğu günümüzü “insanlığın ikinci karanlık çağı” olarak tanımlıyorum.

Benim bu “Genç Bir Bay”ı tanımam ekranlar aracılığı ile oldu. Sosyalist bir gelenekten gelmiyorum, üstelik politikaya karşı hep mesafeli olmuşumdur. Bu mesafenin sebebi, bilge insanların topluma nelerin iyi geleceğiyle meşgul olmaları, buna karşı siyasetçilerin ise topluma nelerin iyi geleceği konusunda toplumu ikna etmekle meşgul olmalarıdır. Bertrand Russell’ın söylemiyle “Politikacının becerisi insanları, kendi yararlarına olduğuna inandıracak şeylerin ne olduğunu kestirmek; uzmanların becerisi ise, halkın inandırılması koşuluyla neyin gerçekten yararlı olduğunu saptamaktır.” Kendi kuşkuculuğumuz hakkında dahi kuşkucu olmamızı savunan Russell’ın politika konusundaki kuşkuculuğu (şüpheciliği) beni şaşırtmadığı gibi oldukça akla yatkın geldi. Ben etik konusunda uzmanlaşmayı hep yeğledim politikaya; Socrates’ten başlayarak, Aristoteles, Cicero, Seneca, Marcus Antoninus Aurelius, Ömer Hayyam, Spinoza, Rousseau, Kant, Halil Cibran, O.Wilde, G.B.Shaw, Neyzen Tevfik Kolaylı, Orhan Hançerlioğlu, Hilmi Ziya Ülken, Ahmet Cevizci, Doğan Özlem benim çok değerli hocalarımdır. Hepsi nurlarda yatsınlar.

Her zaman insanı ve onun emeğini en yüce değer bildim, her zaman sömürüsüz (yani ahlaklı) bir dünyayı hedefledim ve her zaman toplumsal çıkarı bireysel çıkarın önüne koydum, lakin “Marksizm” hiçbir zaman benim için seçenek olmadı. Marksizm’e dair eleştirilerimi kitabın ilerleyen bölümlerinde okuyacaksınız.

Bu şartlar altında kırkında hâlâ komünist olduğunu iftiharla söyleyen birini desteklemek bir çelişki değil mi?

Bakalım…

Biz doktorlar öncelikle bilim adamı olduğumuz için “bilimsel metodoloji” ile yetişmiş insanlarız. Ağzımızdan çıkan her sözün bir sorumluluğu olduğunun bilincindeyiz ve bu yüzden de her söylediğimizin sağlam bir dayanağı olması bizler için bir zorunluluk. Ta Orta Çağ’da (13.yüzyıl) aklı önceleyen skolastik düşünürlerden İtalyan Thomas Aquinas’a (Aziz Tomasso) “meleksi doktor”, iradeyi öncelediği için karşıtı olan İskoç Duns Scottus’a da “ince doktor” denilmesi bu doktorluğa duyulan güvenle alâkalıdır diye düşünüyorum.

Rahmetli Cemal Yıldırım hocamızın “Bilim Felsefesi” kitabından öğrendiğimiz kadarı ile olgusallık (pozitivite), nesnellik (objektivite), mantıksallık, eleştirellik ve evrensellik bilimselliğin şartlarıdır (söz konusu olan beşeri /sosyal bilimler değil, doğa bilimleridir). Dolayısı ile biz doktorlar birini beğenmeden önce onu okumayı ve anlamayı isteriz. Ben de öyle yaptım. Sayın Baş’ın kitabını aldım ve okudum: “Yaşamak İçin Sosyalizm”

İtiraf edeyim, çok isabetli bir ad seçilmiş. Zira Sayın Baş’ın da belirttiği gibi gençken “Yaşasın Sosyalizm” diyen insanlar artık yaşayabilmek için sosyalizme ihtiyaçları olduğunun bilincindeler. Yararcı ve çıkarcı Anglosakson anlayışının mutlak hegemonyası ile şekillenen, reel sosyalizm sonrasının postmodern ve neo liberal dünyasında azgınlaştıkça azgınlaşan ve vahşileştikçe vahşileşen kapitalizm, insanlara ve doğaya verdiği zararlarla dünyayı yaşanmaz bir hale getiriyor.

Ayrıca Sayın Baş’ın Bilimsel Sosyalizm’e sadakatle yaptığı tanımlar, bana gençliğimin üniversite kantinini hatırlatması hoşluğu yanı sıra pek yerli yerinde.

“Değiştirebilmek için değiştirmek istediğimiz şeyi doğru kavramalıyız” diye konuya giren Zülfikar Bey, ay, pardon Sayın Baş “Yaşadığımız çağ kapitalizmin emperyalizm aşamasıdır” önermesinde bulunuyor ki bence pek isabetlidir. “Yaşadığımız pratikler gösterdi ki küçük anlatılar yetmiyormuş” derkenki Marksizm’in bir “büyük anlatı”ya (grand narrative) indirgenmesine olan isyanı da pek haklı, kapitalistlerin de tüm insanlığı kapsayacak bir büyük hikâye yazma yeteneklerini yitirdikleri saptaması da. Kitabın arka kapağına da aldığı “Kapitalizm parayı, daha fazla para kazanmayı merkeze koyan düzenin adı; sosyalizm ise insanı, insanın yaşamını, özgürlüğünü, mutluluğunu…” dizeleri kapitalizm yerine parayataparlık demeyi tercih eden beni haklı çıkarır nitelikte.

Marksist terminolojiye uygun olarak, “komünizm”in hedeflenen sınıfsız ve sömürüsüz toplum aşaması olduğu, bunun öncesinde işçi sınıfının (emekçilerin) bir devrimle iktidarı ele geçirdiği “sosyalist toplum” aşaması olduğu, “emekçi”nin tükettiğinden fazlasını üreten ve bir başkasını sömürmeyen anlamına geldiği,

emekçilerden oluşan “işçi sınıfının” (proleterya) karşıtının “patronlar” (sermaye sınıfı/ burjuvazi) olduğu, devletin bir sınıfın diğeri üzerinde tahakküm kurmasının aracı olduğu, devrimin bir sınıfın iktidarı bir diğer sınıftan alması olduğu hatırlatıldıktan sonra sayın Baş sanırım kimselerin itirazının olamayacağı şu saptamayı yapıyor: “Sosyalizm yenildi ve dünya çok daha beter bir hal aldı”.

Kapitalizmin ve kapitalistlerin amacının her zaman daha fazla kâr etmek olduğu ve bunun yegâne yolunun da ucuz emek sömürüsü olduğu ifade edildikten sonra kârlılık uğruna her şeyin yağmalandığı ve sıranın doğanın yağmalanmasına geldiği belirtiliyor. “Sermaye sınıfının, burjuva devrimleriyle ve kapitalizmin gelişimiyle birlikte filizlenen bütün o aydınlanma , bilimsel ilerleme gibi iddialara sırtını çevirdiği bir çağdayız. Bugün bu çürüme aşamasının doruklarını yaşadığımızı düşünüyorum. Kapitalizm, insanlığı topyekün bir yok oluşa doğru sürüklüyor.”diyor Erkan Baş.

Sayın Erkan Baş, cesur, mert, açık sözlü bir insan ve bilinçli bir sosyalist. Yukarıda italiklerle alıntıladığım sözlerinin hepsinin altına imzamı atarım. Ayrıca bir etikçi olarak sömürüsüz toplum idealini (sosyalistlerin ifadesi ile “komünist toplum”u) son derece saygın ve insani buluyorum. Zira Immanuel Kant’ın “akıl sahibi sonlu varlık” olarak tanımladığı insana yakışanın sömürüsüz bir toplum olduğunu düşünüyorum. Sömürü (güçlünün güçsüzü çıkarları doğrultusunda kullanması ve yok etmesi) “doğal” yani doğada olan bir hadisedir. Ancak insan doğal bir varlık olduğu kadar akıl ayrıcalığına da sahiptir. Bu nedenle insana yakışan aklını kullanarak sömürüsüz bir düzeni kurmasıdır. İnsani olan budur.

Sömürüyü “doğal”, efendi / uşak ilişkisini “vazgeçilmez” bulan, yararcı ve çıkarcı Anglosakson ahlakı ile varılacak yer vahşi kapitalizmin yağmaladığı, harap ettiği, çöplüğe döndürdüğü bir dünya olacaktır. Vahşi kapitalizmin vahşiliği “doğallık”tan gelmektedir, insan olan bu “doğallığa” isyan etmelidir zira bu doğallık akılsız bir doğallıktır, hayvanlara özgüdür. Erkan Baş’ın belirttiği gibi Kuzey Atlantiğin iki yakası sakinlerinin (Anglosaksonların) anlatacağı bir hikaye kalmamıştır.

Yugoslav göçmeni bir ailenin çocuğu olarak Berlin’de 1979’da doğuyor Erkan Baş. O sıralar daha “Duvar” var ve Baş ailesi duvarın Batı tarafında “Federal Almanya”da, duvarın ötesi (Doğu) “Demokratik Almanya” olarak biliniyor ve sosyalizmle yönetiliyor. İki kutuplu dünyanın iki kutbunun en fazla rekabet ettiği yer Berlin ve Duvar’ın iki yakası. Duvarla birlikte Aydınlanma değerleri; akılcılık ve bilimsellik de bir on yıl sonra yerle bir olacak. Yani Erkan Baş’ın modernite dönemine dair bir iki çocukluk anısı dışında pek bir şeyi olmayacak.

Hemen herkesin işçi (emekçi) olduğu aile, Erkan okul çağına gelince İstanbul’a geliyor, Alibeyköy’e yerleşiyor. İlk, orta, lise ve üniversite tüm öğretim hayatı 20.yüzyıl sonu İstanbul’unda geçiyor. 19.yüzyıl sonu İstanbul’u ile kıyaslandığında “şanslı” sayılabilirse de Erkan politikaya meraklı, yani macerayı seviyor! Öyle ki Veterinerlikte başlayan yüksek öğrenim hayatı sırf Beyazıt kampüsüne yakın olmak nedeniyle Edebiyat Fakültesi’nde devam ediyor ve bitiyor. Bu fakültenin “Bilim Tarihi Bölümü”nden mezun oluyor. Bir politikacı için bu bölümün biçilmiş kaftan olduğunu düşünüyorum.

Kendi ifadesi ile 15-16 yaşından bu yana “devrimci”! Kabaca 1995’ten bu yana. Yani dünyada ideolojilerin ve tarihin sonuna gelindiği ilan edilip neo liberalizme evrilmiş haliyle liberalizmin mutlak zaferini ilan ettiği, tek kutuplu dünyada Erkan Baş devrimci oluyor! Herkes gider Mersin’e misali…

Soradan Türkiye Komünist Partisi’ne (TKP) evrilecek olan Sosyalist İktidar Partisi (SİP) içinde siyasete başlıyor. 2009 yılında TKP Genel Başkanı oluyor. 2013 Gezi Direnişi sonrasında başlayan tartışmalar sonucu önce Türkiye İşçi Partisi (TİP) Kurucular Kurulu kararı ile Halkların Demokratik Partisi (HDP) listesinden aday olup milletvekili seçiliyor, sonra TİP Genel Başkanı oluyor (2018).

Her devrimci gibi Namık Kemal’in ve her Aydınlanmacı gibi Aziz Nesin’in etkisini üzerinde çok hissediyor. Namık Kemal’in dik duruşu ve Aziz Nesin’in teslim olmayışı ona hep örnek oluyor. Türkiye’nin devrimci tarihini 1920’de TKP kuruluşu ile başlatıyor ve o zamandan bu güne tüm devrimci mirası sahipleniyor.

“Tüm bu değerleri sonuna kadar sahiplenen, eleştirisini kendi içinde yapan, geçmiş kongre kararlarını dikkate alan, özeleştiri temelinde kendi hatalarımızın muhasebesini yapan ancak günün devrimci görevlerine odaklanan, ileriye yön verecek bir yaklaşıma ihtiyacımız var. Mücadelenin her aşamasından dersler çıkarmamız gerekir, yoksa ileriye gidemeyiz.” diyor Erkan Baş.

Mücadelenin her aşamasından dersler çıkarılıyor mu?

Günün devrimci görevleri nelerdir?

İşçi sınıfının, emekçilerin güncel çıkarları nelerdir?

Emekçilerin iktidarı nasıl sağlanır?

Ve nihayet “sömürüsüz bir dünya” nasıl kurulur?

G.B.Shaw

Bronz Eros heykeli ile meşhur Piccadilly Circus’u arkanıza alıp Leicester Square’e doğru yürürseniz, meydanı geçtikten sonra aynı yönde ilerlediğinizde, makul bir sürede Covent Garden’a varırsınız. Kraliyet Operası’na ve tiyatrolara, müzikhollere yakınlığı nedeniyle bir zamanlar sanatçıların, sanat eleştirmenlerinin ve yazarların uğrak yeri olan bu mekan, bugün etrafı hediyelik eşya satan dükkanlarla kuşatılmış tam bir turistik objeye dönüşmüş durumda. Değerlerine sadakatle bağlı olan ve onları koruma konusundaki hassasiyetlerini Londra’nın her yerinde rahatlıkla gözleyebileceğiniz İngilizler bu mekanı da başarılı bir şekilde korumuşlar ve gelecek kuşaklara da aktarma azmindeler. Ve şükürler olsun ki, muhafazakârlar için öyle olsa da, “değerler” dendiğinde İngilizlerin çoğunun aklına gelen ilk şey din ve dini değerler değil!

Her ne kadar din ve vicdan özgürlüğünü, özgürlükler sıralamasında ilk sıraya yerleştirmişse de Anglosakson liberalizmi (özgürlükçülüğü), bunun sebebi yeryüzünde sömürdükleri coğrafyalardaki saftirik ve cahil insanların sandıkları gibi İngilizlerin dine düşkünlükleri falan değil. Tersine İngilizler yeryüzündeki en dünyevi (seküler) insanlar arasında; dinin dünyevi işlerde ve günlük hayatta en ufak bir etkisinin olması söz konusu bile değil, kiliseler pek az ve çoğu müze olarak işlev görüyor.

Peki o zaman “Neden din ve inanç özgürlüğü özgürlükler sıralamasında ilk sırada?” derseniz, şöyle 17.yüzyıl sonlarına bir gitmemiz gerekiyor. 1688’de karısı II.Mary ile birlikte Hollanda’dan gelen “Portakal Kral” yaptığı reform ile İngiltere’yi Avrupa’nın en özgürlükçü ülkesi haline getiriyor. John Locke ünlü eserini (“Hoşgörü Üzerine Bir Mektup”) bu yıllarda yazıyor. Burada tek amaç o zamana kadar egemen olan dinin baskısı altında zulme uğrayan farklı inançların (Quakerlar, deistler ve ateistler yani protestanlar, dinsizler ve tanrıtanımazların) haklarını korumak ve dünyevi alanlarda parlamentoyu kiliseye üstün kılmak. Bu reform ile Aydınlanma hareketi ilk kez İngiltere’de başlıyor ve İngiltere Avrupa’nın en özgürlükçü ülkesi oluyor. Mark Twain’in dediği gibi gelişkin ülkeler gelişkinliklerini din ile değil dine rağmen elde ediyorlar.

Neyse biz gene dönelim Covent Garden’a. Alış veriş için çok sayıda dükkanı barındıran iki katlı olarak tasarlanmış “Piazza”da envai çeşit yiyecek, içecek bulmak mümkün. Denk geldiğinde, alt katta amatör sanatçıların verdiği konserleri izlemek, alış veriş yapan insanlar için çok hoş bir ayrıcalık oluyor. Zaten Covent Garden başlı başına bir cazibe merkezi. Benim için başka bir anlamı da var; koroner damarlarımın (kalbi besleyen atardamarların) sağlam olduğunu sandığım yıllarda tüttürdüğüm pipo tütünlerimi buradan alır ya da getirttirirdim; benim favorilerim “classical English” ve “Virginia cavendish” karışımları idi. Bu arada I.Enternasyonal’in 1864’te bu Covent Garden’da (Martin’s Hall) toplandığını da söyleyelim.

Adına ithaf edilen çok güzel bir pipo olduğunu bilmekle beraber G.B.Shaw pipo içer miydi, benim tütüncümden tütün alır mıydı, bilemiyorum. Bildiğim bir oyun yazarı ve tiyatro eleştirmeni olarak G.B.Shaw’ın çok sık Covent Garden’a geldiği ve burada vakit geçirdiği. Oscar Wilde ile birlikte Viktorya İngilteresi’nin iki “baş belası”ndan biri olan benim kutup yıldızım Bernard Shaw!

Okuduğunuz kitabın ismine ilham kaynağı olan “Genç Bir Bayana Sosyalizm Ve Kapitalizm Üzerine Öğütler” adlı eseri G.B.Shaw yazmış. Bu kitap bana rahmetli babamdan kaldı, yani baba yadigârı. Kitabın başlangıcında Shaw muhatabı kibar hanımefendiye “sosyalizmin, uygar bir ülkede servetin nasıl dağıtılması gerektiği konusunda bir takım insanların düşüncelerinden başka bir şey olmadığını” söyler ve ekler “Onların bu düşündükleri de hiçbir zaman sizin ya da başka birinin düşündüklerinden de daha üstün değildir. Sizin bu sorulara cevabınız nedir?”

Servetin nasıl dağıtılacağı meselesi!

İşte bütün mesele bu! Liberalizm de, Marksizm de, tüm ekonomik doktrinler bu sorunun cevabı ile ilgili önerilerde bulunmuşlar. Ben kestirmeden gideyim, kanımca bu konuda en doğru söz, A.Smith’ten, K.Marx’tan çok, çook önce söylenmiştir. MÖ 551-479 yılları arasında Çin’de yaşamış büyük bilge Konfüçyüs “Zenginliğin çok olmamasından değil, adaletsiz dağıtılmasından endişe etmelisin” demiştir.

Musa peygamberin, Hz. İbrahim ile yeryüzüne geldiğine inanılan tek tanrı inancını aşıladığı kavmini (İsrailoğulları) vaad edilmiş Kenan diyarına götürürken, Sina Dağı zirvesinden indiğinde hayrete düşerek gördüğü olgu; Musevilerin kendilerine altından bir buzağı putu yaparak tekrar ona tapmaları, yani insanın Tanrı yerine kendi yarattığı bir puta tapması o zamandan (MÖ 13.yüzyıl) günümüze kalan en temel sorun. Benim parayataparlık demeyi sevdiğim kapitalizm, insanın kendi yarattığı bir putun her şeye kâdir (her şeye gücü yeten) olduğunu düşünmesi olarak tanımlayabileceğimiz “Altın Buzağı Kültü”nün güncel görüngüsüdür. Ve para parayataparlar için her şeye gücü yeten ve her sorunu çözebilendir.

Marx’a göre Yahudiler kapitalizmin matrisidirler; Yahudinin (din dışı) tanrısı para ve (din dışı) tapınması ticarettir. Ünlü “Komünist Manifesto”dan yaklaşık dört yıl önce (1844) kaleme aldığı “Yahudi Sorunu Üzerine”de Marx “Para insanın bütün tanrılarını küçülterek bunları mala dönüştürür. Para her şeyin genel ve kendiliğinden oluşmuş değeridir” ve “Hıristiyanlık Yahudilikten çıkmış ve sonuçta Yahudiliğe dönmüştür” demiştir. Kitaplar kapitalizmin ortaya çıkşı için 15.yüzyıl Kuzey İtalya kent devletlerini (Genova, Milano, Venedik, Floransa) işaret etseler de, bir parayataparlık formu olarak kapitalizm hep Yahudilerle başlamış ve hep onlarla devam etmiştir, değişmeyen tek şey hemen her zaman egemen gücün koruması altında olmalarıdır.

Paranın her şeye gücü yeten ve her sorunu çözebilen olarak tanrılaştırılması, zamanla parayla para kazanma olgusunu ortaya çıkarmıştır. Önceleri sadece Yahudi bankerlerin (ikrazatçılar) bir ayrıcalığı olan ve sadece kendi kavimleri dışındakilere yönelik olan faizle borç para verme olgusu (ikrazat)15.yüzyılda İtalya kent devletlerinden başlayarak kurulan bankalarla sistematize hale gelmiş, 18.yüzyılda İskoçya’da ekonomik liberalizmin temelleri atılmıştır. Kapital (sermaye) para kazanmaya yarayan paradır ve kapitalizm parayla para kazanmaktır; yani değiş tokuşun bir aracı olan paranın, araç olmaktan çıkarılıp amaç haline getirilmesidir.

19.yüzyılda Marx’ın, 20.yüzyılda G.B.Shaw’ın ve diğer kapitalizm karşıtlarının itirazları bunadır; para en yüce değer (ve amaç) olmamalıdır!

Sermayenin ne vatanı ne de vicdanı olmadığını savunan Shaw, kapitalizmin doğurduğu uygarlığın dar görüşlü ve kötü ahlaktan doğan bir “hastalık” olduğunu ve kapitalizmi bilmeyenin onu sosyalizme dönüştüremeyeceğini söyler. Sosyalizmi “yitirdiğimiz dürüstlüğümüzü yeniden elde etme çabası” olarak tanımlayan Shaw “Sosyalizm ekonomistlerin savurganlık ve düzensizliğe, estetlerin çirkinlik ve iğrençliğe, hukukçuların adaletsizliğe, hekimlerin hastalığa, ermişlerin ise yedi büyük günaha karşı tepkisidir.” der. Konumuzla alâkalı olmasa da, meraklısına bir kamu hizmeti olarak yazayım; tembellik, şehvet düşkünlüğü, aç gözlülük, kibir, kıskançlık, oburluk ve gazap “Yedi Büyük Günah” olarak anılır.

Shaw’ın çok güzel ortaya koyduğu gibi sorun servetin adaletli dağıtılması sorunudur ve hatırlarsanız yüce Konfüçyüs bunu asırlar öncesinden bizlere söylemişti. Her şeye gücü yeten para en yüce değer olarak amaçlaştırıldığında, bu güçlüler (zenginler) lehine büyük bir adaletsizliğe neden olacak ve hatta güçlünün güçsüzü sömürmesinin önündeki engellerin kaldırılması özgürlükçülük (liberalizm) olarak savunulacaktır.

Dublin’de 1856 yılında doğan Shaw protestan kökenli İrlandalı bir ailenin tek erkek çocuğu idi. 20 yaşında Londra’ya geldi Lee takma adıyla eleştiriler yazdı. Sosyalizme ilgi duyarak Marx kitapları okudu. 1884’de toplumun devrimler yerine, sürekli değişim yoluyla düşünsel, sosyal ve siyasal alanlarda evrimini savunanlarca kurulan “Fabian Derneği”ne katıldı. K.Marx’ın sonradan intihar eden kızı Eleanor ile yakınlık kurdu. 1895’te Londra İktisat Okulu’nun (LSE) kurulmasında yardımcı oldu. 1897’de St.Pancras bölgesi yerel meclisine üye seçildi. Hayvan hakları savunucusuydu. Müzik, tiyatro, edebiyat yanısıra fotoğraf sanatına da ilgi duydu. 1914’te savaş karşıtı tutumu nedeniyle istenmeyen kişi oldu, ölüm cezasına da karşı çıkıyordu. Savaş sonrası bir Milletler Cemiyeti oluşturulmasını savundu, doğum kontrolü ve ötanazi hakkını savundu. Boks sporuna da ilgi duyardı. “Arabistanlı Lawrence” ile ailece görüşürlerdi, onu oğulları gibi severlerdi. Besteci E.Elgar dostuydu. 1925’te Nobel Edebiyat Ödülü’nü aldı. 1930’da Moskova’da Stalin ile buluştu. Venedik’e, Güney Afrika’ya, Atina’ya, Hindistan, Çin ve Japonya’ya, Yeni Zelanda’ya, Amerika’ya gitti. “Pygmalion” eseri sinemaya uyarlanarak (“My Fair Lady”) 1938’de Oscar Ödülü aldı, Shaw senaryo ödülünü “hakaret” olarak niteledi! Kan hastalığına yakalandığı yetmezmiş gibi II.Dünya Savaşı patlak verdi. 1943’te Gandhi’nin tutuklanmasına karşı çıktı, aynı yıl eşini kaybetti. 1945’te komünizmin ilk denemesinin Rusya’da başarılı olamadığını, Sovyetler Birliği’nde demokrasinin olmadığını söyledi. 1950’de kalça kemiğini kırdıktan sonra sağlığı gittikçe bozuldu ve 2 Kasım’da 94 yaşında öldü, cenazesi vasiyeti doğrultusunda yakılarak evinin bahçesine serpiştirildi.

G.B.Shaw’dan bana kalan en değerli şey onun “iyi insan x kötü insan” tanımıdır, gerçekten eşsizdir: “Kötü bir şey yaptığınızda bunun bir hata olduğunu düşünüyorsanız iyi, bunun bir marifet olduğunu düşünüyorsanız kötüsünüzdür.” ve kötü insanlara karşı, bizlere şu uyarıyı yapar “Asla bir domuzla boğuşmayın. Her ikiniz de çamur içinde kalırsınız, ancak o bundan hoşlanır.”

ÖN SÖZ

Her şeyin belirleyicisinin “ahlak” olduğunu söyleyen bir etikçinin, bir üst yapı kurumu olarak ahlakımızın belirleyicisi “ekonomik üretim biçimleri”dir diyen bir sosyaliste, sosyalizm ve kapitalizm üzerine öğütler vermesindeki muradı ne olabilir ki?

Hem Nobel hem de Oscar ödüllü tek insan unvanı alan İrlandalı yazar G.B.Shaw’ın , sosyalizm hakkında bilgilenmek isteyen baldızı için 1928 yılında kaleme aldığı “The Intelligent Woman’s Guide to Socialism and Capitalism” adlı eseri, dilimize “Genç Bir Bayana Sosyalizm ve Kapitalizm Üzerine Öğütler” olarak Sayın Mehmet Harmancı tarafından çevrilerek, 1971 yılında Milliyet Yayınları tarafından yayınlanmış.

Benim bu kitaba isim koyarken esinlendiğim ve hatta iki harfini eksilterek ödünç aldığım ismin esin kaynağı bu kitap. Lakin bu işi benden önce yapanlar da var; 1929 yılında Lilian Le Mesurier adlı hanım, Shaw’a cevap niteliğinde “The Socialist Woman’s Guide to Intelligence: a response to Mr.Shaw”u ( Bay Shaw’a cevaben: Zeki Bir Adama Sosyalist Kadının Rehberi) yazmış.

Shaw’ın arzusu üzerine bu kitabı yazdığı, kitabın orijinal adındaki ifadeyle “zeki kadın”ın baldızı olduğunu biliyoruz. Pekâlâ bizim kitabımızda muhatap aldığımız “zeki adam” kim ola ki? Başlıkta Türkçe tercümedeki ada sadakatle “Genç Bir Bay” olarak anılan kişi bir politikacı; Türkiye İşçi Partisi Genel Başkanı Sayın Erkan Baş. Sosyalizmin (bu bağlamda Marksizm’in) bir etikçi tarafından yapılan eleştirisinde, sosyalistliğini her zaman övünçle dile getiren Sayın Baş, bir simge olarak, bu etik eleştirinin (ve kitabın başlığının) öznesi oluyor, affına ve hoş görüsüne sığınıyorum.

Peki “Neden başka bir sosyalist değil de Sayın Erkan Baş?” derseniz, öncelikle, iki harf de olsa (bay / bayan) orijinal başlığı değiştirmem gerekiyordu. Yoksa seve seve Sayın Baş yerine, gene çok takdir ettiğim yoldaşı Sayın Sera Kadıgil’i de muhatap alabilirdim. Onun “bayan” oluşu buna engel oldu! Zaten kendi beyanlarından, onun doğuştan değil sonradan (Erkan Bey’in ikna gücüne bakar mısınız?) sosyalist olduğunu da biliyoruz. Erkan Bey’e dönersek, ikna gücü müthiş! Altmış üç yıllık hayatımın hiçbir döneminde, hem de Marksizm’in en şaşaalı günlerinde bile Marksist olmamış beni bile kendine hayran bırakan bu mert ve cesur insanın Türk siyaseti için büyük bir kazanç olduğunu düşünüyorum.

Sayın Erkan Baş özelinde benim sosyalistlerle ortak yanıma gelince, hepimiz aynı hayalin peşindeyiz, ütopyamız aynı: “Sömürüsüz Bir Dünya”!

Sosyalistler benim önerilerimi beğenmeyebilirler, görüşlerime katılmayabilirler, sadece saygı duyarım. Lakin “karşıtların savaşımı ve birliği”ne inanan insanlar, hele kendi ifadeleri ile “geçmişten ders almak” iddiasında iseler o zaman akıllarına yatmayanları da anlamaya çalışmakla mükelleftirler diye düşünüyorum. Zaten devrimciler toplumun en çok okuyan insanları değiller mi Erkan Bey?

Her şeyin temelinin ahlak olduğunu düşünen bir etikçi olarak, her şeyin ekonomik temelli olduğunu düşünen insanlara doğru bildiklerimi anlatmaktaki muradım şudur: Aynı “Sömürüsüz Bir Dünya” hedefine ulaşmaya çabalayan insanlar olarak mutlaka ki, birbirimizden alacağımız bir şeyler vardır. Ben sizi okudum Erkan Bey (Onun özelinde tüm sosyalistler). Siz de Yusuf Samim Lütfü’yü okumalısınız.

Biz de bostanda büyümedik yani!

Sömürüsüz bir dünya idealine inanan dünyanın tüm emekçileri, sömürüyü ahlaksızlık kabul eden bir ahlak etrafında birleşin ve tüm bireylerin yasalar ve fırsatlar önünde eşit oldukları adil toplumu kurun!”

Farklılıklarımıza rağmen bir arada huzur ve barış içinde yaşamamız ve servetin adil paylaşımı, ancak ve ancak adaletli yani ahlaklı bir toplumu insan aklımızla inşa etmekten geçiyor…”

(yusuf samim lütfü)

MÜFLİS BİR UYGARLIK PROJESİ OLARAK ANGLOSAKSONİZM

20.yy sonunda “reel sosyalizm”in çöküşü sonrasında kimilerince tarihin sonuna gelinmiş; yani insanlık için en iyi, en doğru ve en güzel olan yönetim biçimine ulaşılmıştı! Yeni özgürlükçü (neo-liberal) düşünceye uygun olan Aydınlanma karşıtı postmodern yaşam biçimi ve finans kapitazmi ile Anglosakson değerleri “küreselleşme” adı altında tüm dünyaya en iyisi, en doğrusu ve en güzeli olarak yayılmaya çalışıldı. Tüm dünyada Beyaz, Anglo-Sakson ve Protestan (WASP) hegemonya etkisi altında yetişmiş sanatçılar, bilim adamları, askerler, diplomatlar, akademisyenler bu çabanın gönüllü neferleri oldular. Değilmi ki, WASP’lar dünyanın efendileriydiler, küreselleştirilmesi gereken değerler de neo-liberalizmi, postmodernitesi ve finans kapitalizmi ile onların değerleri olmalıydı!

Öyle de oldu, 1989’dan bu yana, otuz yılı aşkın süre, özü parayla para kazanma olan kapitalizmin son aşaması olan finans kapitalizmi, tam bir Aydınlanma karşıtlığı olan postmoderniteyi sözde bir özgürlük adına baştacı yapan neo-liberalizmi ve sömürüyü doğal, efendi/uşak ilişkisini vazgeçilmez kabul eden yararcı ve pragmatik Anglosakson ahlakı tek kutuplu dünyanın biçare insanlarına dayatıldı. Hem de ne dayatma!

Bugün tüm teknolojik gelişmelere rağmen yaşam kalitemizi önceki yıllara göre berbat eden Covid 19 pandemisi aslında işin bahanesidir. Covid biter, movid başlar. Duvara toslayan ve paramparça olan kapitalizmi ve liberalizmi ile ama ille de Anglosakson ahlakı ile artık apaçık müflis bir proje olan Anglosaksonizm’dir. Marksistler ve liberaller beni affetsinler, inancım odur ki; her şeyin temeli ekonomik değil ahlakidir. Ya da Berkeley hocası Leslie Lipson‘un ifadesi ile “Uygarlığın esası teknik değil ahlaktır”. Yani bir uygarlık bilimsel ve teknolojik ilerlemelere bağlı olarak ele geçirdiği güçle başat konuma gelebilir, amma ve .lakin ahlaki değerleri sorunlu ise, insanlık için adaletli bir refah reçetesi oluşturamıyorsa önce başat konumunu yitirecek ve belki de zamanla yok olup gedecektir. Sömürüyü doğal, efendi/uşak ilişkisini vazgeçilmez bulan yararcı ve çıkarcı Anglosakson ahlakı insanlık için adaletli bir refah reçetesi sunmaktan çok uzaktır. Bugün bunun sıkıntısını yaşıyoruz. Güzel!

1588’de İngiliz donanmasının İspanya donanmasını yenmesi ile okyanuslar İngiliz ticaret gemileri için daha güvenli hale gelmişti. Ancak 1642’de Kral I.Charles savunucuları ile Parlamentocular arsında iç savaş çıktı. 1653’te OliverCromwell krallığa son verip “Cumhuriyet” ilan ettiyse de kendi ölene kadar “Devletin Koruyucu Lordu” olarak hükümran oldu! 1658’de Cromwell ölünce monarşi geri geldi, başa geçen II.Charles başat güç olan Hollanda’ya savaş açtı. Hollanda donanmasının 1627’de İspanya donanmasını yenmesi sonrasında denizler; Hindistan ve Hint Okyanusu “Doğu Hindistan Şirketi” (EİC- kuruluş:1602) ve Amerika ve Atlantik Okyanusu “Batı Hindistan Şirketi” (WIC- kuruluş:1621) aracılığı ile Hollanda’nın kontrolüne geçmişti. Ve Hollanda savaşı kaybetti (1661). 17.yy sonunda Birleşik Krallık donanması denizlerin hâkimidir ve İngiltere artık başat güçtür. Bu ucuz hammaddenin ve zenginliğin tüm dünyadan Ada’ya akması demektir. 1688’de “Portakal Kral” denen III.William Hollanda’dan gelerek tahta geçer ve zamanında İngiltere dünyanın en özgürlükçü, en toleranslı ülkesi haline gelir. Ünlü John Locke “Hoşgörü Üstüne”adllı eserini1689’da yazar. Portakal Kral’ın başa geçişi İngiliz Aydınlanması’nın da başlangıcı kabul edilir. Epistemolojide ve etikte a priori karşıtı olan İngilizler için Aydınlanma; boş .inanlara karşı aklın ve bilimin savunusu olmaktan çok, bilimin konusu olan dünyevi alanların boşinanlardan (dogmalardan, hurafelerden) özgürleşmesi anlamına gelir. Adalıların a priori karşıtlığından kaynaklanan aradaki nüans çok ama çok önemlidir.

Ha keza parlamentonun kiliseye üstünlüğü şeklinde tanımlayabileceğimiz bir dünyevileşme (sekülerleşme) de belirleyicidir. I.Cihan Harbi’nde Çanakkale’de karizmaları çizilene kadar süren İngiliz hegemonyası, imparatorlukların yerini ulus-devletlerin aldığı zamanın ruhuna da uygun olarak savaş sonrası Atlantiğin öte yakasındaki Anglosaksonlara (Birleşik Devletler) geçer. Cihan Harpleri sonrasında başat güç ABD’dir. 1989’da Berlin Duvarı ile reel sosyalizm de yıkılınca Birleşik Devletler öncülüğündeki Anglosaksonizm insanlık için tek seçenek olarak dayatılır. Bilimsel alanda ilerlememizi ve hatta başat konuma gelmemizi sağlayan a priori (aklın bilgisi) karşıtlığı da…

Felsefeyi teolojiden arındırarak Batı medeniyetinde modern felsefenin ve sonra da bilimin yolunu açan insan olarak bilinen Ockhamlı William (1288-1348), empirik bilgi (deneye dayalı/ a posteriori) anlayışının, (akla dayalı/ a priori) teolojiye açık kapı bırakmadığını öne süren ilk kişidir. İşte günümüzde, otuz yılı aşkın süredir mutlak egemen olan Anglosaksonizm’in bilimsel ve teknolojik gelişkinliğinin arkasında da, insanlık için bir refah reçetesi olmaktan çok uzak olan ahlaki çöküntüsünün arkasında da aynı gerçek vardır: A priori’ye (aklın bilgisine) açık kapı bırakmayan a posteriori (deneyimin bilgisi)!

2006 yılında yayımlanan “Yusuf Samim Lütfü Külliyatı”ndaşunları yazmışım: “Sağın inanç iki dogmadan oluşur: Tanrı ve Ruhun Devamlılığı. Gerçeklik yolcusunun mutlaka uğraması gereken bu iki liman, bu limanlardan çıkan gemilerin öylesi bilinmez ve abuk sabuk yerlere gitmeleri ve öylesine büyük felâketlere neden olmaları sonucunda modern gemilere yasaklanmıştır”

Bilimsel ve teknolojik ilerlememizi sağlayan “a priori karşıtlığı” neden aynı zamanda adaletli, ahlaklı bir düzen kurmamız önünde bir engel olarak duruyor? Bana sorarsanız, sorun aklın bilgisi (a priori) dediğimizde aklımıza sadece teoloji (ilahiyat/din bilgisi) gelmesi, hurafelerden arınalım derken “nesnel akılla” yani vicdanla olan bağımızı koparmamız derim. Felsefe bilenlerin anlayacağı şekilde söylersek Rousseau‘nun, Kant‘ın Aydınlanmacı yolundan ve ahlakından uzaklaşmış olmamız derim.

Ahlaki yapı kurucu olarak aklın yerine tutkuları koyan, eyleyen irade için ödev yerine hazzı, yararı, çıkarı geçiren araçlaştırmayı (sömürüyü) doğal olarak gören ve niyeti gözardı edip neticeye bakan, yararcı ve çıkarcı Anglosakson ahlakı, Aydınlanma ahlakının tam zıddı olup, insanlık için bir esenlik projesi olmaktan çok uzaktır.

Tamıtamına Aydınlanma karşıtlığı olan postmodernite döneminde dünyanın Anglosakson egemenliğinde olması tesadüf değildir. Anglosaksonlar etik ve epistemolojik olarak akıl karşıtıdırlar. Bilimin konusu olan fizik âlemde boşinanlardan (dogmalardan) özgürleşmek hem gerekli hem de yararlıdır. Ancak beden ve ruh dualizminden oluştuğuna inandığım insanın metafizik yanını inkâr edercesine, toplumsal (sosyal) ilişkilerinin belirlendiği ahlak alanında (ki ahlak metafizik bir kavramdır), boş .inanlardan özgürleşiyorum diyerek aklın bilgisini (a prioriyi) gözardı ederseniz, insanın “nesnel akılla” ve vicdanla bağını koparmış olursunuz ki, bu durum güncel Anglosaksonizm’in (belki de ileride insanlığın) sonunu getirecek olan ahlaksızlık (yani adaletsizlik) durumudur.

Akıl ölümsüz olandan biz ölümlülere bir emanet. Onun için “Akıl sahibi sonlu varlıklarız” (Kant). Bilimsel ilerlemelerde olduğu gibi, insanların kendi çıkarları uyarınca her seferinde yozlaştırdıkları ve son toplamda insanların zararına olan sistematize dogmalarla mücadele edebilmek için de o akla ihtiyacımız var. Ahlaklı bir yaşamı, adaletli bir düzeni de kuracaksak o akılla kuracağız. Akıl yok, biz de yokuz!

BENİM BOŞ İNANIM

Bizim kuşağımız siyah-beyaz televizyonda “Uzay Yolu” dizisi ile büyüdüğümüzden kendimizi pek ayrıcalıklı sayardık. Zira babalarımızdan duyduğumuz en uçuk şeyler “Bilim-kurgunun Babası” olarak bilinen Jules Verne‘in (1828-1905) romanları idi: Arzın Merkezine Seyahat (1864), Denizler Altında Yirmibin Fersah (1870), Seksen Günde Devr-i Alem (1872) ve 1902’de filmi yapılan Ay’a Seyahat (1894). İnsan muhayyilesi (hayal gücü) 19.yy ikinci yarısında en fazla dünyanın çevresini gezebiliyor, yerkürenin merkezine gidebiliyor ya da denizlerin derinliklerine inebiliyordu! Ay’a gidebilmeyi düşünmek için 19.yy’ın sonunu beklemek gerekmişti. Ben on yaşımdayken (1969) insanlık Ay’a ayak basmış olduğundan, bizim kuşağın dizilerinde çok uzaklardaki başka gezegenlere seyahat çok rahatlıkla hayal edilebiliyordu. Bununla beraber o dizilerde insanın imgelem gücünü zorlayan sahneler de yok değildi; sözgelimi uzayı “Londra Asfaltı”na çeviren uzay gemisi “Atılgan”ın Kaptan’ı Kirk, farklı bir gezegenden gelmiş ve farklı yetenekleri olan, sivri kulaklı süvarisi Mr.Spock ile bir bilinmeyen gezegene “ışınlandığında” cebinden kapaklı kutu gibi bir alet çıkarıyor, havalı bir el hareketi ile kapağı açıp, antenini çıkarttığında aletin ekranında, uzay gemisi Atılgan‘daki Doktor ile görüntülü konuşabiliyordu! Bakın bu gerçekten uzayda fink atmanın çok ötesinde bir hayaldi. Yetmezmiş gibi bu arkadaşlar uzay gemisinde bir bölümden diğerine geçerlerken, aradaki kapı elinde asası ile kavmine öncülük eden Musa‘yı görmüş Kızıldeniz gibi kendiliğinden ortadan ikiye açılıyor ve sonra kendiliğinden kapanıyordu, kapı tokmağı falan da hak getire! 20.yy ikinci yarısından bahsediyoruz arkadaşlar ve 21.yy başında gözlerini sensörlü sliding door’lara (kayan kapı) ve akıllı telefonlara açmış bir kuşağa çok değil yarım asır kadar önce bunların ne denli hayal ötesi şeyler olduğunu anlatabilmekten bahsediyoruz. Güzel.

Şimdi lafı şuraya getireceğim: Benim sivilceli bir ergen olduğum ve insanlığın henüz Ay’a ayak bastığı erken 70’li yıllarda birisi bana, Ankara’nın mevcut beş büyük meydanında (Ulus, Sıhhıye, Kızılay, Kavaklıdere ve Tandoğan) olan ve son bir ay içinde olmuş olan her şeyin kayıt altında olduğunu ve istediğim takdirde bunları bana izlettirebileceğini söyleseydi ben bu kişinin akıl sağlığını sorgular, sonra da böyle bir yeteneğin ancak Tanrı’da olabileceğini söylerdim. Öyle ya her şeyi bilen Tanrı idi! Benim ergenliğimdeki göklerdeki Tanrı, bugün yeryüzüne inmiş durumda!

Bırak Ankara’nın beş büyük meydanını, dünyanın her santimetrekaresini izleme kapasitesine sahip yüzlerce, binlerce uydu gökyüzünde fırdolanıyor. Tamam anladık muazzam gelişkin teknoloji ile uzaydaki uydular aracılığı ile yeryüzünde ne oluyorsa hepsini görebiliyorsun ve istediğini kayıt altına alabiliyorsun, iyi de bunları, bu muazzam büyük veri kapasitesini depolayamadıktan ve gerektiğinde inceleme altına alamadıktan sonra neye yarar ki? Çok güzel bir soru. Siz hiç “bulutsu” diye bi şey duydunuz mu? Mega bite, giga bite ya da terra bite bilir misiniz? Ticari isimlere girmek istemiyorum ama akıllı telefonunuzla aynı adlı bir “cloud” tüm verilerinizi depolamak için hemen her Allah’ın günü size mesaj atıp durmuyor mu?

Demem o ki, bugün (21.yy başında) yeryüzündeki tüm insanların, uzun ya da kısa tüm yaşantılarının kayıt altında olduğu ve yaşam sona erdikten sonra, bir şekilde izlenebileceği ve belki değerlendirilebileceği fikri bana pek “boş inan” gibi gözükmüyor artık! Evet bugünkü bilimsel düzeyimizle bunu henüz size ispatlayamam ama en azından fikir (konsept) hayal edilebilir değil mi? Yobazlar doğanın gizlerini ortaya çıkaran bilimden, kutsalın gizemini ve otoritesini yerlebir ettiği için nefret ederler, gerçekten çok fena bu yobazlık.Yaygın kanının aksine bilimsel ilerlemeler benim inancımı pekiştiriyor!

Deneysel doğrulama metodu ile pozitif (olgusal) bilimselliğin mucidi olarak kabul edilen Lord Bacon (1561-1626) “Biraz felsefe insanı dinsiz yapsa da, çoğu onu dine döndürür demişti”. Çok önemli bir bilim adamından çok önemli bir saptama!

Şüpheciliği ile meşhur David Hume‘un (1711-1776) ünlü “Söyleşiler”inde, “Herkesin kendi içinde hissettiği şeyi kanıtlamaya ne gerek var ki?” diye soran Philo‘ya karşı aklı (a priori’yi) savunan Cleanthes “Deney (benzer etkilerin benzer sonuçlara yol açması) özgün bir düzen ilkesinin maddede değil zihinde bulunduğunun kanıtıdır”der. Yaklaşık iki asırdır dünyamıza egemen olan Anglosaksonlar (büyük çoğunlukla) olgulara bağlı olana “empirist” (deneyimci, duyucu) ve soyut ilkelere bağlı olana da “rasyonalist” (akılcı) derler! İşte insan aklının bir ürünü (a priori) olmakla beraber, olgusal olarak ortaya konamayan ya da deneylerle (a posteriori) ispatlanamayan inanlara Hume “boş .inan” demektedir. Ancak bu bir karalama, aşağılama ifadesi değil bir kategorizasyondur. Sözgelimi Hume için, her ne kadar kavram olarak kapsama girse de, Tanrı’nın varlığı ya da yokluğu konusunda bir yargıya varılamaz (yargı askıdadır!). Fizik ve metafizik ilişkisini ve sınırı belirlemede bence Immanuel Kant (1724-1804) eşsizdir ve aşılamamıştır; “Kant’ın Kopernik Devrimi” ile fizik âlemde geçerli olan bilimin sınırları net olarak çizilmiş, onun ötesi metafizik olarak belirlenmiştir. “Ne fark yaratır?” sorusu ile, benim zerre kadar hazzetmediğim ancak maalesef günümüze egemen olmuş “pragmatik yöntem”in mucidi olan William James‘in (1842-1912) “Akvaryum” örneği de ilginçtir; su seviyesinin altı fizik âlemdir, üstü oksijenimizi temin ettiğimin ancak duyumsayamadığımız metafizik âlemdir!

Felsefede ruh/beden dualizmine (ikiliğine) ilk olarak Pitagoras‘ta (MÖ 570-500) rastlıyoruz. Bunda Pitagoras’ın Orta Doğu ve Mısır’a yaptığı gezilerin rolü olduğu söylenilir. Ruhun ölümsüzlüğü, göçü ve evrensel ruhla birleşmesi ondan diğer dinlere yadigârdır. Tüm mistik öğretiler gibi bizim Tasavvuf öğretimiz de özne- nesne birliğine dayalı tümtanrıcı (panteist) bir öğretidir. Benim ontolojik (varlık bilimsel) görüşüm tasavvuf panteizminin, maddesel tözünden çok düşünsel tözünü öne çıkaran bir görüştür; hepimiz külli irade’den (düşünsel töz’den) bir parça almışız (cüzi irade) ve bu bizim ölümsüz yanımız, ruhumuzun şimdisi yani aklımız. Gazali ne kadar “nurlar nuru” dediği yaratıcı iradenin akılla kavranamayacağını iddia ederse etsin, benim buna katılmam söz konusu olamaz. Gazali’nin aklın aldatıcı olabileceği ve dışlanması konusundaki ısrarı bana hep Anglosaksonlar’ın aklın güvenilmez olduğu ve aklın bilgisi (a priori) konusundaki hasmane tutumlarını anımsatır. Bence cüzi iradelerimiz, külli iradenin bir parçasıdır ve ona dönecektir. Stoacılar da aklımızın evrensel akıl (logos) ile bir ve aynı olduğunu iddia ederler.

Pekâlâ, Gazzali’nin ya da Aquinalı Thomas‘ın dikkat çektikleri “Hüküm Günü” (din günü) gerçek olabilir mi? Eğer aklımızın hükmettiği bedenimizin yaptığı tüm faaliyetleri kayıt altına almak ve depolamak teknolojik olarak mümkünse pekâlâ bu olabilir. Sorun böyle bir incelemeyi talep edecek bir üst (ya da külli) irade var mı? Aslında doğrudan ruhun ölümsüzlüğü ile ilintili bir soru; inananlar için sorunun cevabı evet var, şüpheciler (septikler/agnostikler) için bu bilinemez ve inanmayanlar için hayır yok!

NOT: Yazının başlığı günümüze egemen olan Anglosakson terminolojisine uygun atılmıştır, siz bunu “Benim İnancım” olarak da okuyabilirsiniz.